Archive for Eylül, 2011

o ofsaytı dert edenlerden biri de ben mi oluyorum?

Dün gece twitterda gezerken bi tweete denk geldim.

Öncelikle yazdığım yazının sonradan da anlaşılabilir olması için dünü özet geçeyim.

Ankara Kızılay Kumrular Caddesi’nde park halindeki bir araca konulan bombanın patlaması sonucu 3 vatandaşımız öldü, çokca sayıda yaralı da var. Saldırıyı şu ana kadar üstlenen olmasa da kimin yaptığıyla alakalı şüphe yok tabiki, ASALA değil ya. (ASALAya da birazdan değinecem) Sonuç olarak benim de sayısız defa geçtiğim yolda, bugün birileri hiçbir suçları yokken, “masumken” öldürüldüler veya bazı uzuvlarını kaybettiler. Gerçekten insanı derinden etkileyen çok üzücü bir olay. Bu patlama sabah saatlerinde oldu. Ardından akşam da TFF’nin yeni bir kararla -seyircisiz oynama cezası verilen maçları sadece kadın ve 12 yaş altı çocukların izleyebileceği hale getiren- Fenerbahçe Manisaspor maçı 43bin kadın ve çocuk seyirci önünde oynandı. Son dakikada da fenerbahçenin golü yanlış bir ofsayt kararıyla iptal edildi ve maç berabere bitti.

Yukarıda size gösterdiğim tweeti okuyunca ilk tepkim “o ofsaytı dert edenlerden biri de ben mi oluyorum?” oldu. Harbiden kendimi kötü hissettim bi an için. Bugün insanlar Türkiye’nin başkentinin ortasında öldürülürken benim maçı izleyip eğlenmem yanlış bir şey miydi? Sorguladım kendimi biraz, “napıyoruz biz, yaptığımız duyarsızlık mı?” dedim. Ya da daha doğrusu biz acıları bu kadar çabuk mu unutuyoruz diye sordum kendi kendime.

Evet unutuyoruz, bazı şeyleri çok çabuk unutuyoruz ama bence bunun sebebi duyarsızlık değil. Tek bir cümleyle; insanoğlu sevmediği şeylerden uzaklaşmak, onları unutmak istiyor. İşte bence bütün meselenin altında yatan bu, bizi üzen şeyleri çabucak unutmak istiyoruz. Tam tersi bir şekilde de bizi mutlu eden şeyleri bırakmak istemiyoruz. Bu yüzden insanlar futbolu, mizahı, sanatı vs. seviyor işte. İnsan yapısının temelinde olan bir şey yani bu; kötüyse uzaklaş, iyiyse yaklaş. O yüzden de işte o insanlar ve biz saldırıyı değil de verilmeyen golü konuştuk. Çünkü öbür türlüsü bizi üzüyordu ve biz de bundan kaçtık.

Peki bu Kamil abimiz ve olanlara onun gibi bakanların olayı neydi? Bence hepsinin olayı riyakarlık değil. Sanırım bu bazılarımızın üzücü şeylere olan direncinin çoğumuzdan daha yüksek olmasıyla alakalı bir şey. Yani bazılarımız unutmamanın verdiği acıya katlanabiliyor, çoğumuz katlanamayıp unuturken. Nasıl maçtan konuşan insana duyarsız damgası yapıştırmamalıysak, bu Kamil abimiz gibi konuşanlara da riyakar damgası yapıştırmamalıyız. Tabi insanları ayıpladıktan 2 saat sonra karikatür paylaşıyorlarsa durumları farklı. Şüphesiz o maçtan konuşanların içinde bolca duyarsız da var, orası da ayrı bi mesele.

ASALA’ya gelecek olursak, ASALA yeni neslin çoğunun haberinin bile olmadığı bir ermeni terör örgütü. Vakti zamanında bir çok Türk diplomatına suikastler düzenlemiş, bombaları seven bir terör örgütü. Benim de tarihle aram kötüdür ama bu tip şeyleri okuyup, o zamanları yaşamış büyüklerimize sorup öğrenmemiz lazım. Sonuçta bunlar güncel konularla alakalı şeyler ve birileri “özür diliyoruz” derken en azından bizim de konuyla alakalı bilgi sahibi olup kendi düşüncelerimize sahip olmamız lazım. İşte eğer bunu yapmazsak, yakın tarihimizi bilmezsek duyarsız olmuş oluruz bence.

ASALA hakkında: http://tr.wikipedia.org/wiki/ASALA

Patlama haberi: http://www.ntvmsnbc.com/id/25252136/

Galatasaray 3-1 Samsunspor ve Genel Takım Değerlendirmesi

0

Birinci haftadaki belediye yenilgisinden ve bu haftaki samsun galibiyetinden sonra bi genel takım değerlendirmesi yazmak şart oldu. Ama takıma geçmeden önce bu maçın kısa bi analizini yapayım.

GALATASARAY: 3 – SAMSUNSPOR: 1
Stat:
Türk Telekom Arena
Hakemler: Kuddusi Müftüoğlu, Ekrem Kan, Serdar Akçer
Galatasaray: Muslera, Sabri Sarıoğlu, Gökhan Zan, Ujfalusi, Hakan Balta, Melo, Kazım Kazım (Dk. 72 Engin Baytar), Eboue (Dk. 61 Elmander), Selçun İnan, Reira, Baros (Dk. 67 Sercan Yıldırım )
Samsunspor: Ahmet Şahin, Pal Lazar, Kemal Tokak, Bahia, Ergün Teber, Fink, Mustafa Sarp (Dk. 61 Murat Yıldırım), Selim Teber, Dominguez (Dk. 76 Mahmut Ertuğrul Taşkıran), Ekhigo Ehiosun (Dk. 71 Zenke), Bance
Goller: Dk. 18 Melo, Dk. 73 Elmander, Dk. 76 Selçuk İnan pen. (Galatasaray), Dk. 54 Mustafa Sarp (Samsunspor)
Kırmızı Kart: Dk. 74 Ahmet Şahin (Samsunspor)

Seyirci: 35 246

Maçın Analizi:

Maça 4-3-3le başlayan Galatasaray, TT Arenaya taşındığından beri artık olağanlaşan bir şekilde oyuna baskıyla, oyunun tek hakimi olarak başladı. Bunda tabiki oyunun hakimiyetinin Galatasaray’da olmasıyla herhangi bir sorunu olmayan Samsunspor’un da katkısı büyüktü. Durum böyle olunca ilk yarı boyunca Samsunspor’un doğru düzgün bi atağı, gol girişimi olmadı. Melo’nun çok güzel golüyle Galatasaray devreyi önde kapattı. Gol ne kadar güzel olsa da, ilk sıcaklığıyla inanılmaz gibi gelmiş olsa da biraz kalecinin hatası da var, iyi bi kaleci olsa kurtarırdı. Ama yine de güzel gol, sezonun golü olmaz ama güzel işte.

İkinci yarıda ise zaman zaman Galatasaray’ın eski sorunlarının bazılarının hala devam ettiğini gördük. En büyük sorunumuz olan anlık konsantrasyon eksikleri bu yıl da çok canımızı sıkacak gibi. Bir büyük takım olarak inanılmaz kolay goller yiyebiliyoruz. Takım derli toplu savunma yapıyor gibi gözükürken bi anda yapılan bireysel hatalarla ve konsantrasyon kayıplarıyla çok kolay gol yiyoruz. Bu maçta da G. Zan’ın orta sahada yaptığı bir pas hatasının ardından çok hızlı, acısız bir şekilde golümüzü yedik. Zaten Galatasaray maçlarını izlerken takımın oyundan düşmeye başladığı, işte gol geliyor dediğimiz zaman dilimlerine çok alıştık. Bugün de eski düşman -evet malesef biz onu takımımızdayken de sevmiyoduk- Mustafa Sarp golü attı. Durum 1-1.

Ardından Fatih Terim’in Elmander hamlesi geldi. Orta sahada çok fazla verimli olamayan ve bana göre yeri ya H. Balta’nın yerine sol bek ya da kulübede takım oyundan düşmeye başladığı anlarda oyuna girecek oyuncu olmak olan Eboue’nin yerine Elmander girdi. Böylece takım 4-4-2ye döndü ve oyunu tekrar karşı kaleye yıkmaya başladı. Hızlı gelişen bi atakta Sercan’ın şık topuk pası Elmander’in düzgün vuruşuyla birleşince durum 2-1e geldi. 3 dk sonra da “bunu büyük takımlara olsa çalmazlar” dedirtecek bir penaltıyla Selçuk İnan skoru 3-1 yaptı. Bu golün ardından da kaybedecek bir şeyi kalmayan Samsunspor açıldı ve bundan sonra da daha açık bir oyun ortaya çıktı. İki takım da gole yaklaştı ama skoru değiştirebilen olmadı ve Galatasaray 1-1den sonrası biraz stresli olan maçı 3-1 kazandı.

Türk Telekom Arena: Muazzam

Oyuncu değerlendirmelerine geçmeden önce bir iki şey de TT Arena için söylemek istiyorum. Gerçekten inanılmaz bir stad. Bazen keşke geçen sene maça gitmeseymişim diyorum çünkü artık her maçta orada olmak istiyorum. İnanılmaz bir atmosferi var. Eğer şu anda tekrar üniversite tercih edecek olsaydım kesinlikle maçlara gidebilmek için İstanbul’da bi yeri yazardım.

Saha Dizilişi: 4-3-3? 4-4-2?

Takım değerlendirmesine geçelim o zaman. Oyuncuları teker teker değerlendirmeden önce biraz dizilime değinmek istiyorum. Hani şu meşhur 4-4-2 mi, 4-3-3 mü geyiği.

İlk iki maç itibariyle Fatih Terim’in ilk tercihi 4-3-3 olacak gibi gözüküyor. Ama sürpriz olarak bazı maçlara 4-4-2yle başlarken de görebiliriz gibi. Şu an itibariyle Fatih hoca tam olarak buna karar vermemiş gibi ama 4-3-3 ağır basıyor. Her ne kadar her büyük takım idealde, “oyuncuya göre taktik değil, taktiğe göre oyuncu” anlayışına sahip olmak istese de bu işler pratikte hiç öyle olmuyor. Eğer ki takımınızda Quaresma, Keita gibi inanılmaz işler yapabilen hücum oyuncuları varsa taktiğinizi de onlara göre ayarlamanız gerekiyor. Bu tip kanat oyuncularını oynatmak için 4-3-3 oynamaya mecbursunuz. 4-4-2de orta dörtlüye koyarsanız defansif olarak ciddi sorunlar yaşarken, öndeki ikiliye koyarsanız da oyuncunun verimi özellikle “haşin” Türk defansları arasında çok azalıyor. Ama Galatasaray özelinde düşünecek olursak şu an itibariyle taktiği 4-3-3e çekmeyi zorlayacak böyle bir oyuncu yok. Ve ayrıca bence Galatasaray’ı 4-4-2 oynamaya zorlayacak çok önemli bir etken daha var, Galatasaray’ın orta üçlüye koyabileceği Melo ve S. İnan’yu tamamlayacak 3. bir oyuncu yok kadrosunda. Bugün maçı izlerken aklıma belki de orta sahada mükemmel 3lüyü oluşturabilecek bir isim geldi. Galatasaray’a kötü zamanda gelmiş, ayhanla m. sarpla oynamak zorunda kalmış eski brezilyalımız, Elano. Bence Melo-Elano-S. İnan üçlüsü Türkiye’nin gördüğü en iyi ortasaha üçlülerinden biri olabilirdi. Ama mevcut olarak elimizde o kalitede bir oyuncu olmadığı için 4-4-2 oynamamız doğru tercih olabilir. Henüz Fatih Terim de kafasında ideal kadroyu kurmuş vaziyette değil, bekleyip göreceğiz hepimiz.

Oyuncu Değerlendirmeleri:

Fernando Muslera: Gelecek vaadeden bir kaleci. Beklentileri karşılayacağını düşünüyorum. Sezon sonuna kadar ilk 11i bırakmaz.

Sabri Sarıoğlu: Takımın değişmez isimlerinden biri olacak. Son iki senede olgunlaşan oyunu, kendisini sevmeyen birçok Galatasaray taraftarının kendisi hakkındaki düşüncelerini değiştirdi zaten. İnşallah F. Terim fanteziye kaçıp Sabri’yi orta sahaya, Ujfalusi’yi de sağ beke çekmez. Hem Sabri’nin verimi düşüyor hem de Servet’in yanına koyacak başka düzgün stoperimiz yok.

Servet Çetin: İnşallah geldiğinden beri süregelen şahane oyununu bu yıl da sürdürecek. Eğer ayağı biraz iyi olsaydı Servet’i dünyanın en iyi takımlarından birinde görebilirdik. Bir Türk Pepesi olabilirdi.

Tomas Ujfalusi: “Futbolun çirkefliği” diye bir şey var. Hani şu Lugano’da, Materazzi’de yüksek olan şey. İşte Ujfalusi’de de bu çirkeflik çok yüksek. İlla bir stoperin iyi olması için çirkef olması gerekmez, mesela Servet’in oyunu hiç de çirkef değildir, ama ayarı kaçırılmayan çirkeflik savunmacıya çok şey katıyor. Ujfalusi iki maç itibariyle Galatasaray’ın ihtiyacını karşılayabilecek bir oyuncu görünümü çiziyor. Sezon içerisinde elbette hataları da yedirdiği goller de olacak ama genel olarak katkı sağlayacağını düşünüyorum. Servet’le çok iyi bir ikili olabilirler.

Hakan Balta: Bildiğimiz Balta, çok fazla değişen bir şey yok. Bence oynamaması lazım ama F. Terim onu çok seviyor. Ha çok mu kötü derseniz, değil ama yetersiz. Eskiden savunma yönü çok iyiydi ama son iki yıldır kaybetti bunu.

Emmanuel Eboue: F. Terim onu iki maçtır orta sahada deniyor ama bence yeri orası değil. Evet çok kuvvetli bir oyuncu ama bence oyun kontrolünün Galatasaray’da olduğu maçlarda pek uygun bir orta saha tercihi değil. Oyunun hücum yönüne katkısı çok değil malesef. Bence Terim onu sol bekte H. Balta yerine denemeli. Ama bu sefer de yabancı kontejanı sorun olabilir. Oyuna sonradan girip ortasahaya direnç getirebilir.

Gökhan Zan: Terim neden bu adamı bu kadar seviyor anlamıyorum. Bence takımda sakatlıklar, cezalılar olmadığı sürece kesinlikle ilk 11 oynamamalı. Defansif olarak ciddi sorunlar yaşayabiliyor. Galatasaray için yetersiz.

Selçuk İnan: Türkiye liginin en değerli Türk oyuncusu olacak gibi gözüküyor. Manisa günlerinden beri hep takip ettiğim, insanlara sürekli “bu adamda çok iş var” dediğim birisi. İnşallah başarılı olacak Galatasaray’da.

Felipe Melo: Çok çok sert bir oyuncu. Tam bir serseri mayın. Takıma çok fazla katkı sağlıyor, Cana’dan daha iyi savunma özelliklerine sahip olup aynı zamanda hücuma da destek olabilen, top tekniği yüksek, uzaktan şutları tehlikeli bir isim. Çok hırçın bi oyun yapısı var, her an takımını 10 kişi de bırakabilir malesef. Eğer sinirlerine hakim olursa Galatasaray’a çok katkı sağlayabilecek gibi gözüküyor.

Albert Riera: Belli bir kaliteyi gösterebilecek bir oyuncu. Liverpool’dayken de çok severdim. Ama ne yazık ki Arda’nın boşluğunu dolduramayacak. Eğer form tutarsa ilk 11i bırakmaz. Zaten sol açıktaki yerini zorlayacak çok oyuncu da yok takımda.

Engin Baytar: Bazı yetenekleri olan ama bence Galatasaray’da ilk 11 oynayacak seviyede olmayan bir oyuncu. İyi yedek olur.

Kazım Kazım: Bence hakettiğinden fazla değer görüyor bu takımda. İlk 11 oynayabilecek bir oyuncu değil o da. Zorunluluktan oynuyor diyebiliriz bi nevi. Neler yapabileceğini biliyoruz, o yüzden çok bir şey beklememek lazım. Hem oyun içerisinde hem de sezon içerisinde sıkça düşüşler yaşayan bir oyuncu, zaten öyle olmasaydı fener bırakmazdı.

Sercan Yıldırım: Eğer gününde olursa çok faydalı işler yapabilecek bir oyuncu ama malesef golcü özellikleri çok zayıf. Fakat çok iyi bir sprinter ve golcü özelliklerini de biraz geliştirirse Galatasaray’ın önemli oyuncularından biri olabilir. Bence ayrıca takım 4-3-3 oynayacağı zaman ileri üçlünün sağında düşünülebilir. Sonuçta hızı, top hakimiyeti ve sürüşü oldukça iyi.

Johan Elmander: Takıma katkı sağlayabilecek bir oyuncu görünümünde. Eğer formunu korursa formayı Baros’tan alabilir. Uzun fiziğine rağmen kadife ayaklarıyla top kontrolü oldukça iyi. Başlangıç itibariyle bitiriciliği de oldukça iyi ama sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş. Biz geçen sene Stancu’yu da gördük. İki gol attı, “bu adam iyimiş ya” dedik ama sonu ne oldu. Fakat ben Elmander’den ümitliyim. Eğer ilk 11 seviyesine çıkmasa da takımda zaman zaman katkı sağlayabilecek bir oyuncu.

Milan Baros: Şu an itibariyle sezonun en büyük hayal kırıklığı. En önemli özelliklerinden biri olan çevikliği tamamen gitmiş. Neredeyse her ikili mücadelede yere düşüyor artık. Güçsüzlüğü ayağını da etkiliyor, savunmacısından fiziksel olarak çok etkilendiği için vuruşları, pasları da çok kötü durumda şu anda. İnşallah sezon ilerledikçe toplayacak. Ama ne yazık ki ben çok ümitli değilim.

Sezon Beklentileri:

Geçen senenin ardından ümit vadeden bir takımımız var. Fenerbahçe’nin saha dışında yaşadığı ve yaşayacağı sıkıntıları, Beşiktaş ve Trabzonspor’un dalgalı grafiğini düşünürsek, Galatasaray yeni bir yapılanmaya girmiş olsa da bence ligin en büyük favorilerinden biri. Takım iyi bir uyum yakalarsa sezon sonunda ligi tepede bitirebilir. Ama durun, şampiyon olmak için o yeterli değildi di mi? Teşekkürler TFF (!)

Gülüyorsak sorun yoktur di mi?

-kendisi steve irwin’dir. konumuzla alakası yok, sadece hep gülerdi timsah avcısı. öldüğünde üzülmüştüm. bi ara bahsederim belki kendinden

Vee yine aptal salak bi hayat analizi yazısıyla karşınızdayım. Bu aralar nedense bu konulara çok sardım. Nedenini düşündüm de, galiba merak. Galiba bende hala çocuk merakı var, hani şu her gördüğünü merak eden çocuğunki. Sanırım ben bu merakımı büyümeme rağmen taşıyorum, kaybetmemişim. İşin güzel yanı bu merak baya bişeyler öğrenmeme de vesile oluyor. Durun anlatim bi örnek.

Mesela bugün dişçimden dolgularda kullanılan materyallerle alakalı güzel şeyler öğrendim. Eskiden kullanılan, eski dediysek o kadar eski değil hepimizin bildiği dolgularda sıkça kullanılan gümüş içeren koyu renkli dolgu kaplamalarının yerine daha estetik olan beyaz renkli dolgu maddelerinin kullanımı artmış. Önceden gümüş içeren dolgularla beyaz dolgular arasında önemli bi kuvvet farkı varmış. Daha dayanıklı olsun diye bu gümüşlü madde, dolgu yaparken en üstte kaplama olarak kullanılıyomuş. Ama son yıllardaki gelişmelerin sonucunda beyaz dolgularla gümüşlü dolgular arasındaki kuvvet/dayanıklılık farkı çok azalmış ve ihmal edilebilecek düzeye gelmiş. Bu yüzden de artık beyaz dolgular daha sık kullanılır olmuş. Mesela bunu nasıl öğrendin diye sorarsanız, dişçime düşmüş olan siyah renkli dolgumun yerine neden yeni dolguyu beyaz yaptığını sordum, o da anlattı sağolsun.

Evet böyle saçmasapan çok bilgi biliyorum işte ben, çoğu işime yaramıyo ama bilmek hoşuma gidiyo galiba. Neyse bunu size niye anlatıyorum peki, çünkü benim öyle modern filozof falan olmak gibi bi gayem yok. Beni öyle görmeyin lütfen, çünkü zaten çok fazla var onlardan ve açıkcası biraz komikler. Çok gülüyorum lan ben onlara, hepsi böyle bi hayatın anlamını çözme, şahinin arkasına yazdırılacak söz söyleme çabasında falanlar lan:D Yok yok, yok benim öyle olmak gibi bi hedefim, bunlar sadece öyle meraktan bişeyleri düşünürken aklıma geliyo, e o kadar üstüne düşündük, bari bi yazıya dökeyim de kalıcı olsun diyorum işte.

Uzun bir girişin ardından asıl yazıya gelelim, yine bi soru var: Gülüyorsak sorun yoktur di mi?

Ne güzel, hayatta bazı şeylerin somut göstergeleri var. Hız, sıcaklık, kuvvet falan filan işte. Bunları ölçmek çok kolay, uygun cihazı kullan yeter. Ama malesef bazı şeyleri ölçmek bu kadar kolay olmuyor. Mesela birine aşık olduğunuzu nasıl anlayabilirsiniz? Evet bazı göstergeleri var ama bunlar bize kesin sonucu veriyor mu her zaman? Hislerimiz yanılmıyor mu hiç? Hislerim çok kuvvetlidir diyen bile yanılabiliyor. Hislerimize güvenmeliyiz ama sadece hislerimize göre hareket edersek, mantığımızı yitiririz. Yani çok kısa bi örnekle, birisinin bizi kandırdığını düşünüyosak/hissediyosak, bu hislerimizi bi kenara atamayız ama sadece içimize düşen kurttan dolayı da kesin bi kanıya ulaşamayız, mantığımızla düşünüp bi karar vermemiz gerekir.

Peki o zaman hadi duygularımızı somutlaştıralım. En basitinden ağlıyorsak üzgünüzdür. Tersi tabi ki doğru değil, ama eğer ağlıyorsak bişeye üzgün olduğumuz içindir. Ağlamak, sevinç, sinir gibi başka duyguların dışa vurumu da olabilir ama benim demek istediğim şu: eğer üzülme hallerindeysek ve ağlıyorsak, o zaman kesinlikle üzgünüzdür. Ya peki hayatta mutlu olup olmadığımızın göstergesi nedir? Sanırım o da gülmek.

Bi yerdeyken gülüyosak o yerde mutluyuzdur. Aynı şekilde birilerinin yanındayken gülüyosak, o insanlar bizi mutlu eden insanlardır. Kendimizi kötü hissettiğimiz zaman “bişey” yapmak bizi güldürüyorsa, o bişey de bizi mutlu eden şeydir işte. Burada başka birinin mutlu olup olmadığını anlamaktan bahsetmiyorum, kendimizin mutlu olup olmadığını anlamaktan bahsediyorum. Yoksa dışardan gülerken içerden ağlayan çok insan var. Gülmek çok kolay bir şekilde taklit edilebilen bi eylem.

Yazmadan önce ve yazarken hep bu “gülüyosak mutluyuzdur” hipotezini çürütecek bişey var mı diye düşündüm. Aklıma bişey gelmedi. Yani eğer içimizden gelerek gülüyosak mutlu olmama ihtimalimiz var mı? Sanırım yok, varsa da ben o durumu hiç yaşamadım sanırım.

Peki hayatta genel olarak mutlu olup olmadığımızı nasıl anlayabiliriz? Galiba burda hislerimizden yararlanmak zorunda kalacağız. Moralimiz bi sebeple bozuk diyelim, bizi güldürecek bişey yaptık, güldüğümüz birilerinin yanında bulunduk. Eğer bu mutlu olma durumu sona erdikten sonra tekrar o morali bozuk halimize dönüyosak hayatımızdan mutlu değilizdir galiba. Yani o moral bozukluğu kalıcı bir hal almıştır artık, gülmek/bir süreliğine mutlu olmak onu geçirememiştir. Sonuç olarak hayatımızın o zamanında hayatımızdan mutlu değilizdir, bence.

Hayatımızdan mutlu olmak için sürekli gülüyor olmamıza gerek yok, imkan da yok zaten. Elbette bizi üzen şeyler de olacak, ama eğer gece kafamızı yastığa koyduğumuzda aklımıza bizi üzecek şeyler gelmiyorsa, o zaman mutluyuzdur bence. Bir sonraki yazının konusu: eğer kafamızı yastığa koyduğumuzda aklımıza bizi üzecek şeyler gelmiyorsa mutlu muyuzdur?:)) Şaka şaka, yeter bu kadar saçmalama, biraz da hayatın gerçeklerine yönelmek lazım, misal terimin 3. galatasaray dönemi:) Ya da bilmiyorum aklıma yine böyle bişeyler gelirse yine yazabilirim.

Her zamanki gibi okuduğunuz için teşekkürler.

Gülün biraz, hayat somurtmak için çok kısa.

Go to Top