Archive for Ekim, 2011
Eee sonra?
Size bir hikaye anlatayım.
Günlerden bir gün, ada olmasına bir kalmış bir diyarda, bir adamın aklına bir şey gelmiş. O adam bu aklına gelen şeyi konuşmak için Devlet’in karşısına çıkmış ve demiş ki:
–Devlet Devlet ey Devlet, sen benim kim olduğumu biliyor musun?
Devlet adama bakmış ve cevap vermiş:
–Ben bir denizim ve sen de beni oluşturan su tanelerinden birisin.
Adam başını iki yana sallamış:
–Evet ben o denizdeki bir su tanesiyim ama diğer su taneleri gibi değilim. Ben denizin derinliklerinden çıkan bir sıcak su tanesiyim, diğerlerine benzemem demiş.
Devlet umursamaz bir tavırla:
–Neyse nesin, benim için diğer su tanelerinden bir farkın yok. Şimdi niye buraya geldiğine gel. Benim o kadar işim gücüm var, sana ayıracak çok vaktim yok demiş.
Adam anlatmaya başlamış:
–Devlet, geçenlerde oturmuş kendi kendime düşünüyordum. Aklıma bir şey takıldı, bunu senle konuşmak için buraya geldim. Benim babalarım, dedelerim falan bu bizim konuştuğumuz dilden başka bir dilde daha konuşurlarmış.
Devlet araya girmiş:
–Doğrudur, bu ülkede herkes istediği dilde konuşabilir. Öğrenmişlerdir konuşuyorlardır, normal bir şey bu.
Adam, Devlet’in lafını kesmesine biraz bozulmuş ve Devlet’ten derdini tamamen anlatana kadar konuşmasını bölmemesini istemiş. Devlet de “peki” demiş. Adam konuşmaya devam etmiş:
–Haklısın, vakti zamanında öğrenmişler ama bu dil öyle normal bir dil değilmiş. Bu dil onların kendi diliymiş.
Devlet tam yine araya girecekmiş ki biraz önce kabul ettiği şeyi hatırlayıp kendini tutmuş. Adam devam etmiş konuşmaya:
–İşte o dili ben de konuşmak istiyorum. Bunun için senden bir şeyler isteyeceğim. Buraya gelme sebebim budur işte demiş
Devlet:
–Ne isteyecekmişsin bir duyalım.
Adam isteklerini sıralamaya başlamış:
–Ben bu dili konuşarak insanlarla anlaşmak istiyorum.
Devlet:
–Bunu yapmakta zaten özgürsün. Git istediğinle istediğin dilde konuş, bana ne bundan? diye cevap vermiş
Adam devam etmiş isteklerine:
–Tamam ama ben her yerde bu dili konuşmak istiyorum; bakkalda, bankada, otobüste, hastanede, her yerde…
Devlet hafiften sıkılmaya başlamış:
–Farzedelim ki bu isteğini kabul ettim, eee sonra?
–Ben çocuklarımla da bu dilde konuşmak istiyorum, o yüzden onlara da bu dili öğreteceğim.
–Eee sonra?
–Çocuklarım da benim gibi hayatlarında sadece bu dilde konuşsunlar, çünkü bu dil bizim dilimiz. Bu sebeple çocuklarıma okulda bu dilde eğitim verilmesini istiyorum.
–Eee sonra?
–Bütün gazetelerimin, kitaplarımın, tabelalarımın, kısacası bütün şehrimin bu dilde olmasını istiyorum. Herkesin bu dilde anlaşmasını istiyorum.
Devlet iyice sıkılmış ve “bitti mi?” diye sormuş.
Adam:
–Evet sizden istediklerim bu kadar. Nasıl istediğim dili konuşmakta özgürsem bu isteklerimin de bu özgürlüğümle alakalı olduğunu düşünüyorum ve isteklerimi yerine getirmenizi istiyorum sizden.
Devlet biraz düşünmüş ve adama bazı sorular sormaya başlamış:
–Diyelim ki ben şimdi senin bu isteklerini kabul ettim. İleride senin benden başka isteklerin de olacak, yanılıyor muyum?
–Evet olabilir ileride, bilmiyorum. Ama bunun şu anla ne alakası var?
Devlet devam etmiş:
–Şöyle bir alakası var. Ben bugün senin isteklerini kabul edersem, sen bana sürekli başka isteklerle geleceksin. Önce yasalarında benden de bahset diyeceksin.
–Diyelim ki dedim. Eee sonra?
–Ben yasalarımda senden söz edeceğim. Sonra sen yine geleceksin ve benden sadece kendi dilini konuşma hakkını isteyeceksin.
–Eee sonra?
–Sonra diyeceksin ki, “biz burada kendi kendimize ne güzel aynı dili konuşuyoruz. Artık biz burasıyla alakalı kararların hepsini kendimiz vermek istiyoruz.”
Adam, Devlet’in dediklerini onaylıyormuş ama bir yandan da Devlet’in bunları anlatarak nereye varmak istediğini anlamaya çalışıyormuş. Devlet’e sormuş:
–Diyelim ki zaman içinde bunları senden istedim. Ne olacak yani, ne demek istiyorsun sen bana şimdi?
Devlet bütün olayı özetlemiş:
–Önce dil dersin, sonra o dili her yerde konuşmak istersin. Sonra biz burada farklıydık, daha da farklı olduk, buralar yine sizin olsun ama bizim farklı bir adımız olsun istersin. Bunlar olurken aradan biraz vakit geçer ve bir bakarız ki artık ne benim senin yanına gönderdiğim kişi orada sizinle konuşarak anlaşabilir olmuş, ne de sizin oradan birisi başka bir yere gidince oradakilerle anlaşabilir olmuş. Sonuçta; Sizin orası, Bizim burası, Sizler ve Bizler olmuş oluruz. O zaman benim tek Devlet olmamın ne anlamı kalır ki?
[Kitap] Bisküviyi Çaya Yatay Bandırın

Çok kitap okuyan bir insan değilim. Çocukluğumdan beri bu hep böyle. Başta annem ve babam olmak üzere bana düzenli kitap okuma alışkanlığı kazandırmak isteyen çok insan oldu ama hiçbiri başarılı olamadı. Malesef kitap okumayı sevmiyorum çünkü kitaplardan çok kolay sıkılıyorum. (Aslında her şeyden çok kolay sıkılıyorum, bilgisayarımda zamanında yükleyip de sadece bir defa oynadığım onlarca oyun var. Ama bir şeye bağlandım mı da sağlam bağlanıyorum) Bu yüzden de okuyacağım nadir kitaplardan birini seçerken bu özelliğimi göz önüne alıp sadece akıcılığı yüksek kitapları tercih ediyorum ama yine de arada yanlış tercihte bulunup da bitirmemin aylarımı aldığı kitapları seçtiğim oluyor. Hem ilgimi çekecek konulardan bahseden hem hızlı bir işleyişi olan hem de genel olarak iyi bir hikayesi olan bir roman bulmak kolay olmuyor.
Bisküviyi Çaya Yatay Bandırın kitabını gördüğüm anda tam bana göre bir kitap olduğunu anladım. Çünkü hem ilgimi çeken şeylerden bahsediyordu hem de kısa kısa bölümlerden oluşuyordu, böylece kitaptan sıkılmayacaktım. O yüzden de halihazırda okuduğum bir roman ( tam olarak okuduğum sayılmaz, bir aydır kapağını açmamıştım) olmasına rağmen ilk fırsatta bu kitabı aldım ve çok kısa bi sürede, sanırım 2 günde bitirdim. Tam bana göre eğlenceli bir kitapmış gerçekten.
Peki bu kitap neden bahsediyor kardeşim? Bu kitap dünyadaki ilginç bulgulara ulaşmış bazı akademik deneylerin/araştırmaların sonuçlarında yazılmış makalelerden oluşan bir derleme aslında. Tabi ki kitap akademik bir anlatımdan ziyade okuyucuyu sıkmayacak şekilde “bilimin eğlenceli yüzü” konseptine uygun bir anlatıma sahip. İçerisinde dünyanın dört bir yanından çeşitli üniversitelerde yapılmış araştırmaların sonuçları var. Türkiye’den de Mersin Üniversitesi’nden 5 araştırmacının yaptığı “patatesleri kızartmadan önce mikrodalga fırında pişirmek daha sağlıklıdır” sonucuna varan bir araştırma var. Bunun gibi toplamda 104 tane ilginç bilimsel gerçek var kitapta. Hoşuma giden birkaç tanesini yazayım.
— Sakız çiğneyin (ve hafızanız güçlensin)
— Hava yastığına para harcamayın
— Dişlerinizi fırçalayın (ve kalp krizi riskini azaltın)
— Kararı ertesi güne bırakın
— Kendinize güveniniz mi yok? Kötü dedektif romanları okuyun
Kitaptaki 104 gerçeğin bazılarını daha önceden duymuştum. Mesela o patates kızartması gerçeğini bi arkadaşım anlatmıştı, bisküviyi çaya yatay bandırma muhabbetini bi belgeselde izlemiştim. Okuduğumda beni gerçekten şaşırtan gerçekler de oldu arada.
Velhasılı kelam güzel, eğlenceli kitap işte. Bir gereksiz bilgiler kitabı olarak düşünmeyin, çünkü o tarz kitaplardan çok daha fazla bilimsel altyapısı olan bir kitap. Alın, bir yerden bir yere giderken falan okursunuz. Zaten toplamda çok uzun değil ve de her gerçek ortalama 1-2 sayfa falan. Bu yüzden de okurken hiç sıkılmıyorsunuz.
Uçan şeyler falan, güzel şeyler bunlar
Bu videoya dün denk geldim. Gerçekten şahane bişey, bayıldım resmen. Ama insan nasıl olduğunu da merak ediyor tabi. Dün vaktim yoktu, bugün anca araştırabildim ve nasıl işlediğiyle alakalı bazı bilgilere ulaştım, kafamda onları birleştirdim. Baştan bir şeyi belirtmek istiyorum; videodakiler, benim anlatacaklarım falan benim bilgi dağarcığımla yani bu zamana kadar bana öğretilenlerle falan hiç mi hiç alakalı şeyler değil. O yüzden yazdıklarımda hata, yanlış bilgi olma ihtimali oldukça olasıdır, aklınızda bulunsun. Benim yaptığım sadece olayı biraz internette araştırıp, nasıl olduğuyla alakalı bi mantığa ulaşmak.
Önce videoda o uçan şeyin ne olduğunu açıklayayım. İçinde olan superconductor yani süper iletken bi madde. Bu madde ya da cisim sıvı azot yardımıyla soğutuluyor. Sıcaklığı oldukça düşürülüyor. Böylece bu cismin elektriksel direnci çok çok düşüyor ve iletkenliği çok yüksek seviyelere geliyor. Bu süper iletkenlik konsepti ilk defa 1911′de bulunmuş, ilginç bişey gerçekten. Garip garip şeyler yapmaya çalışıyorlar bunlarla. Mesela benim karşılaştığım bi uygulaması, santralden çıkan elektriği taşıyan elektrik tellerinde, telin direncinden dolayı oluşan kayıpları önlemek için bu süper iletkenlerin kullanılmasıydı. Telleri yerin altına indirip sürekli soğutarak güç kayıplarını minimuma indirmek üzerine.
Herneyse, videodaki süper iletkenin üzerinde gittiği yolun içeriğine gelecek olursak, orada kullanılanlar mıknatıs. Ama bu mıknatıslar birbirleriyle ters magnetik alan oluşturacak şekilde bir ters bir düz falan şeklinde yerleştirilmiş vaziyetteler.
Olan olay ne peki? Benim anladığım kadarıyla bu mıknatısların oluşturduğu magnetik alanın içerisinde bu süper iletken cisim bir şekilde kilitleniyor. Gözüken o ki ters magnetik alanların uyguladığı kuvvetlerle, ya da maddeyi taşımalarıyla diyelim, dengede kalıyor. Elektrik bilgim tam olarak nasıl taşıdığını ya da abinin dediği gibi kilitlediğini açıklamaya yetmiyor malesef. En son elektrikle işim galiba 3 yıl önce falandı, o da kirşof seviyesindeydi anca:) Zaten burda olan da geleneksel elektrik konularının ötesinde kuantum fiziğiyle alakalı sanırım.
Benim ulaştığım açıklama bu oldu işte.
—
Bir de ilerisi için günlük girdisinde bulunmak istiyorum. Bugün gerçekten çok üzücü bir gün oldu. Çok fazla bir şey de denilemiyor ne yazık ki, ölen o kadar gencecik insana yazık…
Umarım bir gün bu ülke barışı da görür ve bu olaylara artık kötü bir tarihimiz olarak bakabiliriz.
Çok Uzaklara Gitmek İstiyorum
Evet çok uzaklara gitmek istiyorum, hem de çok
Herşeyi arkamda bırakıp gitmek istiyorum
Anılarımı, düşüncelerimi, eşyalarımı, tanıdıklarımı…
Gittiğim yerde kimse beni tanımasın, kim olduğumu, nerden geldiğimi bilmesin istiyorum
Hayatımla olan bütün bağlarımı kopartıp yeni bir hayata başlamak istiyorum
Yanımda ne kimliğim ne telefonum ne sakladıklarım olsun
Tıpkı hayata sıfırdan başlayan bir çocuk gibi olmak istiyorum ben
Gittiğim yerin dilini konuşabileyim, insanlarıyla anlaşabileyim yeter, fazlasını istemiyorum
Yeni bir şans mı istiyorum? Hayır
Hayatım bir kitapsa, bir bölümü bitirip yeni bir bölüme geçmek istiyorum
Ama o bölümde benim haricimdeki herşey değişsin
Belki de kendime yeni bir ad bile bulabilirim, bilmiyorum
Ama herşeyi bırakıp gitmek istiyorum
Hayatımdaki herşey, herkes benim için yeni olsun istiyorum
Hiçbir şey hatırlamak istemiyorum, yeni bir doğum günüm bile olsun
Evet gerçekten çok uzaklara gitmek istiyorum, hem de çok uzaklara
Yağ Yangını: Çok Tehlikeli Hareketler
Yağ yangınıyla alakalı bir şeyler yazmak uzun zamandır aklımdaydı. Çok ilginç bir mekanizması olan bir olay. İlk öğrendiğimde beni baya şaşırtmıştı çünkü genel mantıkla tamamen çelişen bir şey. Bizim bilinçaltımıza yerleştirilen düşünce şu ki; bi yerde ateş görürsen üstüne su döküp onu söndürmek mantıklı olan, yapılması gereken davranıştır. O yüzden de her yıl yağ yangınından haberi olmayan yüzlerce, binlerce insan, yanan yağı söndürmek için üzerine su döküyor ve mutfaklarında yangın çıkmasına sebep oluyor.
Hemen olayın nasıl gerçekleştiğini kısaca anlatayım; mutfakta bir şeyler kızartmak için tencereye yağı koyup ısınması için ateşte bırakıyorsunuz. Sonra başka bir şeylere dalıp ocaktaki yağı unutuyorsunuz ve yağ aşırı derecede ısınıp alev alıyor ve bildiğiniz yanmaya başlıyor. Sonra yanan yağı görüyorsunuz ve yağ yangını konseptinden haberiniz olmadığı için üzerine su döküyorsunuz. Sonrası pufff!!! Tencereden tavana kadar alevler yükseliyor.
Durun en iyisi size bi videoyla göstereyim. Mythbusters izleyenler bilir, bir şeyi test ederken önce küçük ölçeklisini yaparlar ve onu üzerinden düzenlemeleri yapıp büyük ölçekliye geçerler. Bu video da yağ yangınının küçük ölçekli deneyi.
Gördüğünüz gibi bir kaşık su bile alevlerin ne kadar yükselmesine sebep olabiliyor. Yağ yangınının ne kadar bilindiğini öğrenmek için birkaç ev hanımına sordum. Öyle hiç bilinmeyen bir şey değil ama herkes de bilmiyor. Zaten ben de bu yazıyı bir arkadaşımın kardeşi yağ yangınını yaşayıp mutfaklarında ufak çaplı bir yangına sebep olduktan sonra yazmaya karar verdim. Herkesin en azından haberinin olması gereken bir şey olduğunu düşünüyorum. Şahsen hayatını mutfaktan baya bi uzakta geçiren benim bile başıma geldiyse, bu herkesin başına gelebilecek bir durum. Allahtan yanan yağı gördüğümde yağ yangınının ne olduğundan haberim vardı ve üstüne su dökmedim.
Peki yapılması gereken ne diye sorarsanız, bunun hakkında internette küçük bir araştırma yaptım, türlü türlü şeyler önermişler. Ama bence en mantıklı davranış etrafta bir yangın söndürücü varsa kullanmak, eğer yoksa ocağı kapatıp beklemek. Üflemek de işe yarıyo, birinci elden denendi:)
Bu video da büyük ölçekli deneyin yüksek hızlı kameradan görünümü. Daha fazla video için buraya göz atabilirsiniz. Daha da fazlası için internette “grease fire” diye aratabilirsiniz.