Saçmalamalar
Acaba Şimdi Görse Ne Derdi?
6 yaşında okula başlamışım. Ona göre gidin işte. Okuldan öncesini pek hatırlamıyorum.
Acaba .. yaşındaki Ömer bugünkünü görse ne derdi?
6 yaşındaki Ömer derdi ki: benim yazım seninkinden güzel.
7 yaşındaki: sen niye hala r’leri söylemiyorsun?
8 yaşındaki: oha mühendis mi olacaksın sen şimdi?
9 yaşındaki: ne güzel hep kebap falan yiyosun.
10 yaşındaki: sen şimdi istersen derslere eşofmanla gidebiliyo musun? süpermiş.
11 yaşındaki: ben salak mıyım da ders çalışıyorum sen çalışmıyorsun?
12 yaşındaki: hesapladım sen 16 yıldır okuyosun.
13 yaşındaki: sanırım ben senden zekiyim.
14 yaşındaki: senden daha iyi bir okul kazanmanı beklerdim.
15 yaşındaki: en iyisini sen yapıyosun be abi, hayat ders çalışmayınca güzelmiş.
16 yaşındaki: abi sen o okulu nasıl kazandın ya?
17 yaşındaki: yazık lan sana, bu okul hazırlık öğrencisine güzel.
18 yaşındaki: nasıl bu okulu 5 yılda nasıl bitiremedin hayret ettim doğrusu.
19 yaşındaki: hacı sen bu bölüm derslerini nasıl geçtin ya? zormuş bunlar cidden.
20 yaşındaki: benden 2 yaş büyüksün ama iddia ediyorum benim mühendislik bilgim seninkiyle eşittir.
21 yaşındaki: hadi iki ders çalışalım da şu okul bitsin artık.
zevkliymiş ya bu, bi ara da benim onlara söyleyeceklerimi yazayım:)
Numb
Sanki kalabalık bir caddenin ortasındayım, istiklal caddesi gibi bir yer.
Her yerde insanlar var, ben ortalarında duruyorum.
Yanımdan onlarca insan geçiyor, hiçbiri bana dokunmuyor.
İnsanları seyrediyorum, hepsi bir şeylere odaklanmış vaziyette. Bir tanesi bile benim farkımda değil.
Ama sanki bir şeyler yanlış, sanki ben orada olmamalıyım.
Ama ama… Ama ben onlara bir şey yapmıyorum ki, sadece izliyorum.
Ne yapmam gerektiği hakkında hiçbir fikrim yok, hareket edemiyorum.
Zaten oraya nasıl geldiğimi de bilmiyorum.
Sanki oracıkta bir labirentin içindeyim.
Çıkışı bulmak için koşmam mı lazım, yürümem mi? Yoksa hareket etmeden sadece düşünmeli miyim?
Tabii ki bilmiyorum.
Sanırım ben bir kobayım. Evet olabilir.
Etrafıma dikkatlice bakıyorum, beni izleyen birilerini bulmaya çalışıyorum.
Kesin birileri olmalı!
Ama hayır kimse yok.
Sanki birileri bir şeyleri karıştırmış, aslında benim orada olmamam gerekiyor.
Bilmiyorum…
Kendimi hissizleştirilmiş gibi hissediyorum.
Kafa Kafa Kafa: Peki Sen Neyin Kafasısın?
Aaabi sen neyin kafasını yaşıyosun yaa?
Bu laf son aylarda baya bi meşhur oldu. ‘Abi sen neyin kafasısın ya?’, ‘ne içtiysen aynısından istiyorum abi’ falan gibi varyasyonları da mevcut. Geçen gün bi arkadaşım isyan etmiş. Harbiden belli bi seviyeden sonra sinirleri bozan bi laf. Ama sanırım sorun laftan ziyade bu lafı söyleyenlerde. Hani şu ağzını yamultarak konuşanlardan bahsediyorum, ağızlarına terlikle vurulasıcalar. Neyse merak etmeyin bu yazı bu lafla veya onu söyleyenlerle alakalı olmayacak. Bu yazıda kullanacağım ‘kafa’ kelimesi tamamen farklı bi manada; düşünce yapısı, hayata bakış anlamında olacak.
Hayatta belli kafalar var, hayatın akışında sahip olduğumuz. Bunlar sırasıyla şunlar: bebek, çocuk, ergen, genç-öğrenci, çalışan, ebeveyn, emekli, yaşlı. Tabi ki kıstasları değiştirirsek bambaşka şekillerde de hayatın akışındaki kafaları sıralayabiliriz. Ama en genel olanları bunlar. Kısaca bu kafaları açıklayayım.
Bebek Kafası
Pek tarife ihtiyacı yok. Her şeye kuşkuyla yaklaşan, neyin ne olduğuna daha karar verememiş bi kafa işte.
Çocuk Kafası
En sevdiğim kafalardan biri. İç dünyalarına girmeye bayılıyorum. Hayal güçlerine hayranım. Hala keşif evresinde olduklarından çok meraklılar, aynı zamanda çok da saflar. Onların bu masumluklarına takılmaya bayılıyorum. Misal geçen bir saat boyunca küçük bi kuzenimi ineklerin sinirlendiklerinde çocukları yediklerine inandırmaya çalışmıştım. Neredeyse başarıyodum da:)
Ergen Kafası
Yaşlı kafasıyla birlikte iletişim kurması en zor kafa. O dünya tatlısı çocukların hepsi ergenlik denen lanetin etkisiyle birer başına buyruk, her şeyi en iyi kendisinin bildiğine inanan, asi karakterli ergenlere dönüşüyolar. Harbiden uğraşması en zoru diyebilirim. Allah anne-babalara yardım etsin.
Genç-Öğrenci Kafası
Bu kafa aslında iki kafanın tam olarak birleşmesi değil. Şimdi şöyle bi durum var; öğrenci kafası diye bir şey var ama bu kafanın sınırları öğrencilik değil. Bir de genç kafası var, bu kafanın sınırları da gençlik değil. Asıl kafa genç-öğrenci kafası, yani bu iki kafanın kesişimi. Ergen kafasının bittiği yerde başlayıp, çalışan kafasına geçene kadarki kafa dönemi. Hayatın kesinlikle ama kesinlikle en güzel dönemi. O ergen kafasındaki saçmasapan düşüncelerden kurtulup hayata mantıklı bakabilmeye başlayabiliyosun, hem de insanların çoğunda olan dert tasalar sende olmadan. İnsanların hayatlarında hep dönmek istedikleri zaman da bu oluyor işte.
Çalışan Kafası
En büyük şoklardan biri genç-öğrenci kafasından bu kafaya geçerken yaşanıyor. Hayatı sallamaz, yaşadığı güne bakan ilerisi için plan yapmayan, kaygı taşımayan biriyken bir anda kendini zorlu hayat mücadelesinin ortasında buluyosun. Sanki oyundaki zorluk seviyesini arttırmış gibi. Başta zor geliyor tabi. Her gün 8+ saat çalışmak kolay değil, hele de öğrencilikten sonra hiç kolay değil.
Ebeveyn Kafası
Çalışmaya alışmışsın, sen artık bir yetişkin bireysin. Belki kendi isteğinle belki de başkalarının seni zorlaması – hadi zorlaması demeyelim ama yoğun ısrarlarıyla evlenmişsin. Evli barklı sınıfına dahilsin artık. Bundan sonra vereceğin her kararda eşini ve varsa çocuğunu (aslında yoksa da çocuğunu) düşünmek zorundasın. Sanırım hayatın en zorlu dönemi de bu dönem. Kendine vakit ayırmak istesen zor, arkadaşlarınla bir şeyler yapmak istesen kısıtlı. Hayır bi de sonuç olarak vakti zamanında genç-öğrenci kafasına sahipken eğlenmenin ne olduğunu görmüşsün. O eğlenceli zamanlardan, en büyük eğlencesi hafta sonu tuttuğun takımın maçını izlemek, eşiyle sinemaya falan gitmek veya arkadaşlarıyla oturup çay içip muhabbet etmek olan insanlara dönüşüyosun. Zor tabi… Hayır sıralama farklı olsa tamam, önce yetişkin olup sonra genç olsak şahane, ama hayatın öyle bir sıralaması yok malesef.
Emekli Kafası
Uzun yıllar çalışmanın ardından en sonunda emekli olma kararını vermişsin. Çoluk çocuk desen artık çocukluktan çıkmış büyümüş vaziyette. Düşünüyorum da o çalışma hayatının ardından emekli kafasına geçmek çok farklı olsa gerek. Yani düşünsenize 25-30 yıldır her gün gittiğiniz işiniz artık yok, hayatınız baştan sona değişiyor. Tabi bu noktada kişinin kendini görüşünde de çok büyük bir değişiklik oluyor. Bence çalışma hayatının 5. yılındaki insanla 25. yılındaki insan arasında kendilerini gördükleri yaşlılık seviyesi olarak çok da bi fark yoktur. Ama emekli sıfatına ulaştığın anda insan kendini bir anda yaşlı görmeye başlıyor. Bazıları sırf bu durumdan kurtulmak için tekrar çalışmaya başlıyor, emekliyle ebeveyn arası hibrid bi kafaya sahip oluyorlar.
Yaşlı Kafası
Emekli olan insan bir anda kendini yaşlı hissetmeye başlar dedik ama asıl yaşlı kafası emeklilikte biraz vakit geçince geliyor. Türkiye’deki düşük emeklilik yaşlarından ötürü çok da yaşlanmadan emekli oluyoruz. 50-55 yaşındaki insanlara yaşlı denmez. Cidden denmez, deyince de kızıyolar zaten:) Gerçek yaşlılık 65′te falan başlıyor. İşte o kafa yapısı da hele hele günümüzün çok hızlı değişen dünyasında çok farklı bir şey oluyor. Neyse yaşlı kafasını da biliyorsunuzdur, çok derine girmeyelim. Tatlı yaşlı ve huysuz yaşlı diye iki çeşitleri var, onlara hiç girmeyelim.
Kafaları kısaca anlattım. Değinmek istediğim bir geçiş var, genç-öğrenci kafasından çalışana geçiş. Gerçekten çok zorlu bir geçiş. Ebeveynden emekliye geçiş de kişinin yaşamında çok fazla değişimin olduğu bir geçiş ama oradaki değişimler hayatı güzelleştiren yönde olduğu için o değişim insanı çok zorlamıyor. Ama genç-öğrenciden çalışana geçiş… Tamam para kazanmaya başlıyorsun, güzel bir şey. Bireyin aileden özgürlüğünü kazanmasındaki son ve en önemli nokta olan maddi özgürlüğe kavuşuyorsun ama kaybettiklerin de çok fazla oluyor. En başta gününün yarısından fazlasını mesaiye vermek zorundasın. Zaten 24 saat olan günün yaklaşık 8 saatini uyuyosun, geriye 16 saat kalıyo. Bu 16′nın da minimum 8 saati mesaiye giderken üstüne bi de en az bir saati işe gidip gelmekle geçiyor. İş stresi, yeterince para kazanmamaktan doğan maddi sorunlar da cabası. Tabi öğrenciliğin kendine özgü sorunları yok mu, var tabi ki. En kötüsü sınavlar var. Hele hele zor bir okulda/bölümde okuyorsan bu sınavlar insanın hayatını mahvedebiliyor. Ama şöyle bir şey de var, sınav dediğin şeyler taş çatlasa toplamda senin bir yılında 4-5 ayını kapsıyor, gerisi sana kalıyor. Çalışma hayatında ise hiçbir zaman bir sınavın öncesindeki gece yaşadığın stresi yaşamasan da bütün yıl boyunca belli bir stresin altında kalıyorsun. Bir yıldaki toplam tatilin de sadece bir aycık. Gerçekten yorucu ama insan sonunda alışıyordur diye düşünüyorum, öteki türlü 25-30 yıl geçmezdi.
22 yaşındayım ve 1-2 yıl içerisinde genç-öğrenci kafamı yitireceğim. Sistem dediğimiz bir şey var, hepimizden güçlü. O sistem beni de içerisine alacak ve bana bir çalışan kafası verecek. Hayatım baştan sona, geri dönmemek üzere değişecek. Şu anda yaptığım şeylerin çoğunu yapacak fırsatım olmayacak artık. Çok daha sıkıcı bir yaşamım olacak, bunları biliyorum. O yüzden hayatımın en değerli zamanlarını güzel geçireceğim ben, çünkü bu zamanların bir daha gelmeyeceğini çok iyi biliyorum. Bazı şeyler gittiği zaman geri gelmiyor; gençlik, sağlık gibi. İşte bu günler de geri gelmeyecek. Aslında özgürlüğümü yitireceğim ben, o an geldiğinde artık sistemin bir kölesi olmuş olacağım. İşte o yüzden de ben o gün gelene kadar yaşamımın, özgürlüğümün kıymetini bileceğim, her anımın tadını çıkartacağım. Ve ilerde dönüp baktığımda kendimle gurur duyacağım.
Kendinize iyi davranın.
Sen, Ben ya da Herhangi Biri: Muhteşem Salak
Şunu kesin olarak biliyoruz ki bu dünyada muhteşem insan diye biri var olmuyor ama yine de birilerini muhteşem yapanlar var, daha doğrusu onların muhteşem olduklarını zannedenler var. İşte bu insanlara muhteşem salak denir.
Belki farkedeniniz olmuştur, çok alakasız konularda yazmama rağmen hiç bulaşmadıklarım da var; özellikle iki şey üzerine hiç yazmıyorum: aşk ve siyaset. İkisinin de ayrı sebepleri var. Hani kafası iyi biriyle sohbet edersin, sen berbat bi espri yapsan da rezalet bi fıkra anlatsan da o her türlü yarılır. Çünkü adam zaten gülmek için sebep arıyodur. İşte aşığın durumu da sarhoştan farksız. Sen aşığın önüne ne kadar kötü bir şey koyarsan koy aşık yine düşüncelere dalar gider, sadece koyduğun şey aşkla alakalı olsun yeter. Yok karşındakinin aşkla alakası yoksa zaten senin söylediğin umrunda bile olmaz. (bkz. onlarca sallamadığınız aşkla alakalı facebook iletileri) Yazacağım şeyin değerinin olmayacağını bildiğim için de aşkla alakalı yazmıyorum işte. Ha bu tabi ki aşkla alakalı yazılmış şeyler değerli değildir demek değil. Sadece yazdığınızın değerli olabilmesi için bi Cemal Süreya falan olmanız gerekiyor, benim gibi biri olmak yetersiz. Siyasetle alakalı yazmamamın sebebi ise çok farklı. Bizim ülkemizde ne yazık ki siyasi mevzulara particilik önyargılarıyla bakıyoruz. Yani birinin dediklerinden önce o kişinin siyasi görüşüne/partisine bakıyoruz, sonra önyargı koleksiyonumuzdan ilgili önyargıları seçip onun dediklerini öyle değerlendiriyoruz. Ben de yazdıklarımı okuyup beni bir tarafa koymaya çalışmanızı istemediğim için hiçbir şey yazmıyorum. Zaten alakasız aptal salak bi yaklaşımım var siyasete, sadece ailem falan bilir siyasi görüşlerimi. Yani yanlış anlaşılmamak için siyasete hiç değinmiyorum.
Ama bu seferlik bir istisna yapıp aşk üzerine yazıyorum. Çünkü çok sevdiğim, örneklerini gördükçe beni güldüren ve bir o kadar da şaşırtıcı olan bi yanılsamadan bahsetmek istiyorum. Bugün size muhteşem salakları anlatıyorum.
Malesef aşk diye bir şey var ve aşk ne üç günlük bi eğlence ne de beş gün süren bir şey. Kapılıp da sürünen çok, hem de ne kapılma ama. Boşuna aşkın gözü kördür diye bi klişemiz yok, harbiden de kör. Bir zamanlar o kız senin için dünyanın en güzel kızıydı, o çocuktan yakışıklısı da yoktu. Ha çok güzel veya yakışıklı olmasa da, dünyanın en iyisi olmadığını bilsen de sen kendinle konuşurken “olsun belki gerçekten en güzeli değil ama benim için en güzeli çünkü ben ona aşığım” derdin. Durun ya güzellik, yakışıklılık çok göreceli şeyler, onların yerine başka bir şey koyalım. Mesela zekayı ele alalım. Bu güzellikte olan yanılsama aslında zekada ve zeka gibi bir çok özellikte de aynen mevcut. Karşımızdakini olduğundan çok daha zeki çok daha becerikli çok daha vesaire şeklinde görüyoruz. Ama sonra ne oldu, sanki puff diye herşey değişti, tekrar sağlıklı görebilmeye başladın. Şimdi onun hakkındaki düşündüklerine bi bakıyosun, bi de vakti zamanında düşündüklerine… gülüyosun… bu kadar mı gözümde büyütmüşüm, bu kadar mı salakmışım lan diyosun belki de. Ama bişey diyi mi, harbiden de o kadar salaktın be abi. Mazeretin vardı orası ayrı, aşıktın. Ama sonuçta salaktın hem de muhteşem salak.
Bu durumun benzeri aile ilişkilerinde de mevcut, mesela küçük çocukla babanın ilişkisini ele alalım. 5 yaşındaki çocuğa göre dünyanın en kuvvetli insanı da, en çok şey bileni de babasıdır. Ama sonra ne olur, çocuk büyür, ergenliğin de katkılarıyla “babam ne bilir ki?” olur vaziyet. Tabi zaman geçer daha da büyür, mantıklı düşünmeye başlar ve babasının en azından bir şeyler bildiğinin farkına varır.
Sanırım bu gözümüzde büyütmelerin temelinde yatan şey karşımızdakine verdiğimiz değer. Eğer birisi bizim için değerliyse onu göklere çıkartıyoruz. Bunun da hayattaki en belirgin örneği anneler. Annelerin çocuklarına olan sevgilerinin bu dünyadaki en büyük sevgi olduğuna inanıyorum ben. İşte bu sevgiden dolayı da anneler evlatlarına bakarken onları olduklarından çok çok daha yukarılarda görüyorlar. Benim çocuğum başarısızdır dememek için her ay binlerce lira zarar eden çocuklarının başında olduğu işletmeleri kapatmayan aileler mi dersiniz, sırf insanlara çocuğunun akıllı olduğunu göstermek için on tane dersten özel ders aldıran mı dersiniz… Hepsinin temelinde yatan çocuklarını olduklarından çok daha üstün zannetmeleri. Ve buna sebep olan da çocuklarına olan sevgileri tabi ki.
Aşk aslında anlık bi sevgi yüklenmesi, bir sevgi patlamasıdır. Çok yüksek miktarda sevginin bir süreliğine var olmasıdır. Ve dengeli bir yapısı yok, yani zaman içerisinde azalmak zorunda. O yüzden de her aşk zamanla ateşini yitirmeye mahkum. Ama şöyle bir durum var, aşk sevgiden oluşuyor ve eğer o patlamadaki sevgilerin birazı bile kalıcı olmayı başarabilirse işte o zaman gerçek sevgi ortaya çıkıyor. Zaten bu yüzden de insanlar aşkın değil de gerçek sevginin peşindeler. Tabi ki gerçek sevginin de yanıltıcılığı var -aile örneğinde bahsettiğim gibi- ama bu yanılsama aşkta olanla kıyaslandığında çok çok az kalıyor. Zaten birine değer verdikten sonra bunun olması kaçınılmaz. Sadece benim size anlatmak istediğim bu yanılsamanın aşkta devasa boyutlara ulaşması, birini muhteşem salak yapacak kadar olmasıydı.
Ne olursa olsun muhteşem salak olmamak lazım.
Saygılarımla
Çok Uzaklara Gitmek İstiyorum
Evet çok uzaklara gitmek istiyorum, hem de çok
Herşeyi arkamda bırakıp gitmek istiyorum
Anılarımı, düşüncelerimi, eşyalarımı, tanıdıklarımı…
Gittiğim yerde kimse beni tanımasın, kim olduğumu, nerden geldiğimi bilmesin istiyorum
Hayatımla olan bütün bağlarımı kopartıp yeni bir hayata başlamak istiyorum
Yanımda ne kimliğim ne telefonum ne sakladıklarım olsun
Tıpkı hayata sıfırdan başlayan bir çocuk gibi olmak istiyorum ben
Gittiğim yerin dilini konuşabileyim, insanlarıyla anlaşabileyim yeter, fazlasını istemiyorum
Yeni bir şans mı istiyorum? Hayır
Hayatım bir kitapsa, bir bölümü bitirip yeni bir bölüme geçmek istiyorum
Ama o bölümde benim haricimdeki herşey değişsin
Belki de kendime yeni bir ad bile bulabilirim, bilmiyorum
Ama herşeyi bırakıp gitmek istiyorum
Hayatımdaki herşey, herkes benim için yeni olsun istiyorum
Hiçbir şey hatırlamak istemiyorum, yeni bir doğum günüm bile olsun
Evet gerçekten çok uzaklara gitmek istiyorum, hem de çok uzaklara