Değerlendirmeler
Cold Snap – Perfection (2010)
Geçen yıl Cold Snap’i Manu Chao’nun meşhur–belki de en meşhur şarkısı Bongo Bong‘a yaptıkları coverla tanımıştım. Her ne kadar Manu Chao’nun şarkısını sevsem de, bence tarzının da etkisiyle Cold Snap’in coverı orijinalinden daha güzel. O zaman haklarında biraz araştırma yapmıştım, Hırvat bi grup. Aslında çok da fazla bilgiye ulaşamamıştım, bir wikipedia sayfaları bile yoktu vakti zamanında. Neyse işte albümlerini indirip dinlemiştim, hala da dinliyorum, şimdi de size tanıtmak istedim. 2010′da çıkarttıkları Perfection 2. albümleri. Yorumlar ilkinden çok daha iyi, grubu uluslararası alana taşıyacağı yönünde. Açıkcası pek de taşıyabildiğini söyleyemeyiz, hala bi wikipedia sayfaları bile yok çünkü:) Ama işin doğrusu gerçekten de çok güzel bir albüm. Şu ana kadar çok tanınmamış olmaları cidden büyük şanssızlık. Elemanlar güzel müzik yapıyolar. Neyse kısaca albüm hakkındaki düşüncelerimi söyleyeyim. 13 parçadan oluşuyor Perfection. Genel olarak güzel bi albüm. Bongo Bong’un haricinde Snap, Party, Going Nowhere, Friend ve Bury The Hatchet albümden beğendiğim şarkılar. Zaten 1-2 dandik şarkı harici kalanlar güzel. Müzikal analize hiç girmiyorum, çapım yetmez. Bi dinleyici olarak sevdim işte. Size de tavsiye ederim, güzel albüm.
Şike Soruşturması ve Fenerbahçe Taraftarının Olaya Bakışı
Büyük gün geldi çattı ve bugün savcılık şike soruşturmasının iddianamesini açıkladı, kimin neyle suçlandığı belli oldu. Teknoloji sağolsun iddianame şu anda yüz binlerce insanın bilgisayarında mevcut. Haberlerde belirtildiği gibi iddianamede iki farklı örgüt oluşumundan bahsediliyor. Biri Olgun Peker’in liderliğinde olduğu bir çok kirli işin içerisine giren bir futbola odaklı örgüt gibi diyebileceğimiz suç örgütü. Diğeri ise Aziz Yıldırım’ın iddianamede belirtildiği üzere -3 yıl üstüste şampiyon olacaz dedik, kesin olmamız lazım- sebebiyle kurduğu bir örgüt. Ama açıkcası Aziz Yıldırım’ın yapılanması için örgüt denmesi biraz fazla kaçıyor. Evet ciddi bir şebeke kurulmuş ama örgüt kelimesi biraz ağır. Neyse iddianamede neler yazdığı onlarca haberde uzun uzun anlatılıyor şimdi onlara hiç girmeyelim. Kısaca bundan sonrasını ve Fenerbahçe taraftarının bütün bu şike olayına bakışına değineyim.
İddianamenin tamamını tabi ki okumadım ama hızlı hızlı göz gezdirdim. Olgun Peker tarafı için gerçekten de bir örgüt durumu söz konusu ve savcılığın istediği kadar fazla olmasa da yüklü bi ceza alırlar gibi. O taraf çok da umurumda değil, beni ilgilendiren Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe’nin ne ceza alacağı. Biraz önce belirttiğim gibi Aziz Yıldırım için o suç örgütü kurmadan dolayı ciddi bi ceza geleceğini düşünmüyorum. Bence bi ceza gelecek ama bu suç örgütü kısmından ziyade şike, spora hile karıştırma tarafından olacak. Yasanın değişmesi için yapılan çalışmaları da göz önüne alırsak şike sebebiyle alacağı cezanın da fazla olacağını düşünmüyorum. 3-5 bişi alır onu da tutuklu kaldığı süreden, iyi halden falan azaltırlar. Bi süre daha yatar çıkar işte.
Tabi bu mahkemenin vereceği cezanın yanında bir de olayın özerk bir kurum olan futbol federasyonuyla alakalı kısmı var. Bildiğiniz gibi sportif konularla alakalı cezaları futbol federasyonu kendi yargılama süreciyle veriyor. Yani bugünden başlamak üzere federasyon da bir yargı sürecine girecek ve dediklerine göre şahsi cezaları hemen, kulüp bazındaki cezaları ise sene sonunda verecekler. Aziz Yıldırım mahkemeden şike dolayısıyla bir ceza alırsa -gözüken o ki alacak- zaten futboldan federasyon men etmese de ömür boyu men olmuş olacak. Bu kadar şike faaliyeti içine girmiş insanların tekrardan futbol içinde barınabilmeleri imkansız. Ki federasyon da Aziz Yıldırım ve Şekip Mosturoğlu gibi bu işe karışmış olanları ömür boyu futboldan men edecek bence.
Peki Fenerbahçe’ye ne olacak? Tuttuğumuz renkleri bir kenara bırakmamız lazım. Fenerbahçe’ye olanlar gerçekten de üzücü şeyler. Hem Türk futbolu için hem de Fenerbahçe için. Financial Times yazarı Simon Kuper’in konuyla alakalı söylediği şahane bi söz var: Her şey üçkâğıt ise taraftar olmanın manası ne? Sonuçta ne Fenerbahçe taraftarının ne oyuncuların ne de teknik kadronun burada bir suçu yok. Görünen o ki olaylardan haberleri bile yok. Oyuncular sahaya motive olup çıktılar, rakipleri yendiklerini zannettiler ama aslında rakipleri yenen onlar değillerdi, bu kadar basit. Başkanların işledikleri suçlar kulüpler tarafından da işlenmiş sayıldığı için Fenerbahçe’nin adı malesef kirlenecek bu olaylar sonunda, aynı şekilde Türk futbolunun adı da. Fenerbahçe ne ceza alır sorusuna gelirsek, bence federasyonun bundan sonra çok fazla yapacağı bir şey yok, sene sonunda Fenerbahçe küme düşürülecek. Eğer ortada bu kadar sayıda maç için yapılmış şikeler için bu kadar delil varsa, bu noktadan sonra verilecek başka bir karar yok. Zaten Fenerbahçe’nin bu olaya yaklaşımı, yeni yönetiminin söylediği gibi “eğer şike yaptıksak bizi düşürün” şeklinde. Bu lafı söyledikleri zaman düşürülemezlerdi çünkü daha ortalık toz duman içindeydi orası ayrı. Ama sene sonunda düşürülecekler. Bundan daha fazla bir ceza alacaklarını düşünmüyorum, zaten küme düşme cezaların en büyüğü olacaktır.
Fenerbahçe taraftarına gelelim o zaman. Bu süreç boyunca en fazla kandırılmış olan Fenerbahçe taraftarıdır bence. Bu olaylar patlak verdiğinde bütün Fenerbahçe taraftarları gerçekten takdire şayan bir şekilde birlik olup başkanlarının ve yöneticilerinin arkasında durdular. Başkanlarının suçlu olduğuna inanmadılar. Bunun için iki sebepleri vardı. Bir kısmı bu suçlamaların tamamının Fenerbahçe’yi yıkmak için yapılan bir komplo olduğuna inandılar. Diğer bir kısmı da kendilerinin yaptıkları iddia edilen suçların diğer takımlar tarafından da yapıldığına ve bunun normal bir şey olduğunu düşündüler. Yani bunu herkes yapıyor o yüzden suçlu değiliz dediler. Ama malesef yanıldılar. Aziz Yıldırım’ın yaptığı gibi sistemli ve çok sayıda şikenin daha önce bir takım tarafından yapıldığını düşünmüyorum. Fenerbahçe taraftarı bunu kabul etmek istemedi ama Aziz Yıldırım gerçekten de harbi harbi suçlu gözüküyor. Bu noktadan sonra kafalarını kumdan çıkarmaları gerekiyor. Aziz Yıldırım ceza aldıktan sonra hala onu savunacak insanların bence “ben futbolu seviyorum” demeye hakkı yok. Tek bir gerçek vardır o da futboldur. Onu kirletenler ise bu oyunun en büyük düşmanlarıdır.
Şüphesiz 50 yıl içinde Türk futbolunda sayısız defa şike yapılmıştır. Şikenin futbol içinde var olmadığını düşünmek aptallık olur. Ama artık dünya değişiyor ve bu işler çok zor hale geldi. Eskiden ne telefon dinlemesi varmış, ne telefon izlemesi. Şike yapılırmış, herkes bilirmiş ama kimsenin delili olmazmış. Sonuçta futbol bu, bugün iyi oynarsın yarın kötü. Kimse gelip de kötü oynadığın için şikeci olduğunu kanıtlıyamaz. Ama artık işler değişti, en başta teknolojinin gelişmesiyle hayatımız baştan sona değişti. Ve artık futbolun temizlenme vakti de geldi. Bu dava örnek bir dava olacak, bir milat olacak. Bundan sonra bu işlere bulaşmayı düşünenlerin bir daha düşünmeleri gerekecek. Şike bundan sonra hiç yapılmayacak mı? Yine yapılacak ama çok azalacak. Çok mu iyimserim? Bence hayır.
Adaletin Öznelliği ve N.Ç. Davası
Eskiden bir şey yazmak istediğimde yazacağım herşeyi düşünüp, planlayıp öyle yazmaya başlardım ama artık aklıma bir konu geldiğinde oturup hemen yazmaya başlayabiliyorum. Yazdıkça devamı geliyor. Yaza yaza yazma kabiliyetim gelişti galiba, ee bu blogu açtığımdan beri 35 yazı yazmışım:)) Ama yine de yazmak vakit alıyor, o yüzden de “bunun hakkında bir şeyler yazarım” dediğim konuları taslak olarak kaydedip boş vaktim olduğunda oturup yazıyorum. Bu şekilde not aldığım bi haber vardı:
Cidden üzücü bi hikaye. Ben pek etkilenmem bu tarz haberlerden, insanlar olaya duygusal yaklaşıp üzülürler falan.. Bana pek o durumlar olmaz, en fazla yazık derim geçerim pek de umrumda olmaz. Ama bu sefer bu haberi okuduğumda o kızın yaşadıklarına üzüldüm harbiden. O kızın hayatını mahveden bu kadar aşağılık bir insanın bu dünyadan gitmiş olmasına ve kızın da tekrardan hayatını düzeltme şansına kavuşmasına sevindim.
Tabi bu yazıyı yazma amacım bu değil. Bu hikayenin ilginç bi özelliğine değinmek istiyorum. Kız babasını soğukkanlılıkla öldürüyor, herhangi bir cinnet durumu veya anlık kışkırtma mevzusu yok. Normal şartlar altında kızın cinayetten suçlu bulunup ceza alması gerekiyor. Tabi ki kızın alacağı ceza kanunlarda belirtilen minimumlarda olacak yaşadıklarından dolayı. Alt mahkemede de dava böyle sonuçlanıyor. Tam bir “evet haklısın ama malesef kurallar böyle” durumu. Alt mahkeme de kuralları uyguluyor, verilebilecek en düşük cezayı veriyor ama yine de ceza veriyor. Ama yargıtay bu cezayı kaldırıyor.
Adaletin öznelliği demiştik değil mi? Ceza avukatlarının bir davayla ilgili merak ettikleri ilk şeylerden biri davaya hangi hakimin bakacağıdır. Çünkü hakimden hakime çok fark vardır; kimisi mesela genç sanıklara daha az ceza verme eğilimindedir, kimisi de acayip katıdır kimsenin gözünün yaşına bakmaz. İşte avukatlar bunların hepsini bilirler, her hakimi tanırlar. Avukatların hep aynı şehir bazlı çalışmalarının sebeplerinden biri de budur işte. Her neyse demek istediğim şey şu: her ne kadar kanunlar yazılı olsa da uygulayanlar insan oldukları için adalet hiçbir zamana nesnel değildir. Bu öznellik bu hikayede olduğu gibi güzel yönde işleyebildiği gibi yüzlerce başka davada olduğu gibi kötü yönde de işleyebilir. Basit, parası olan kendini daha iyi savunacak avukatı tutabilir veya hakimin gözünde, sahip olduğu nüfuzundan dolayı ceza verilmesi daha zor olabilir. Fakir olan da çoğunlukla kaderine boyun eğer, belki de işlemediği bi suçtan dolayı hapse girer. Bunların filmlerde olduğunu sanmayın. Evet içerdeki herkese sorsanız masumum der ama içlerinde gerçekten de suçsuz yere senelerce yatanlar da vardır, hayatın acı yüzü.
Yargıtay bu hikayemizde pek de rastlanılmayan, sanki bu dava için uydurulmuş bir gerekçeyle cezayı kaldırıyor ve biz “kamu vicdanını” rahatlatacak bir karara imza atıyor. Aferin sana yargıtay! Ama durun bi saniye ya, aynı yargıtay bu aralar baya tartışılan bir karara daha imza attı: meşhur N.Ç. davası. N.Ç. 13 yaşındayken satıldığı 26 kişinin tecavüzüne uğruyor. Davanın ardından mahkemenin verdiği karar büyük tepki topladı, yerel mahkeme N.Ç.’nin babası yaşındaki kişilerle kendi rızasıyla birlikte olduğu söyledi. Allah aşkına 13 yaşında mı kendi rızasıyla!! Neyse oraya girmeyelim şimdi. Sonra dava yargıtaya taşındı ve yargıtay da yerel mahkemenin görüşüne katıldı, cezaların alt sınırdan verilmesine onay verdi. Böylece sanıklar 10 yıl cezadan falan kurtulmuş oldular. Sonuç olarak tabiri caizse yer yerinden oynadı ülkede, Cumhurbaşkanı bile bu kararlarla alakalı rahatsızlığını dile getirdi. Tabi bu kararı verenlere sordular. Haberden bi paragrafı alıntılayım, yargıtay 14. daire başkanı abimiz verdikleri kararı şöyle savunuyor:
…Şimdi kemik grafilerine göre 14 yaşında, 15 yaşına da çok az var. Dolayısıyla mahkeme de diyor ki, 15 yaşını bitirseydi suç vasfı değişecekti. O yüzden asgari hadden cezayı kurmuş. Biz de bunu yerinde bulup onadık.
Tam bir eline yüzüne bulaştırma durumu. Bitirseydi, değişecektilerle adalet sistemimiz karar veriyor, ne güzel değil mi?
Neyse ben bu yazıyı bu kararları verenlere öfke kusmak için yazmadım. Bahsetmek istediğim şey adaletin ne kadar öznel bir şey olduğuydu. N.Ç. davasında peki bundan sonra ne olacak? Tahmin etmesi güç değil, dava bu kadar kamuoyunda tepki gördükten sonra verilen kararlar bozulacak ve sanıklar hakkettikleri olan daha fazla cezaları alacaklar. Ama asıl trajik olan ne biliyor musunuz? Ya hiç bu dava bu kadar medyaya yansımasaydı? Ya hiç duyulmasaydı? Bu 26 insan (!) asgari cezalarla paçayı kurtaracaklar mıydı? Malesef evet…
[Kitap] Bisküviyi Çaya Yatay Bandırın

Çok kitap okuyan bir insan değilim. Çocukluğumdan beri bu hep böyle. Başta annem ve babam olmak üzere bana düzenli kitap okuma alışkanlığı kazandırmak isteyen çok insan oldu ama hiçbiri başarılı olamadı. Malesef kitap okumayı sevmiyorum çünkü kitaplardan çok kolay sıkılıyorum. (Aslında her şeyden çok kolay sıkılıyorum, bilgisayarımda zamanında yükleyip de sadece bir defa oynadığım onlarca oyun var. Ama bir şeye bağlandım mı da sağlam bağlanıyorum) Bu yüzden de okuyacağım nadir kitaplardan birini seçerken bu özelliğimi göz önüne alıp sadece akıcılığı yüksek kitapları tercih ediyorum ama yine de arada yanlış tercihte bulunup da bitirmemin aylarımı aldığı kitapları seçtiğim oluyor. Hem ilgimi çekecek konulardan bahseden hem hızlı bir işleyişi olan hem de genel olarak iyi bir hikayesi olan bir roman bulmak kolay olmuyor.
Bisküviyi Çaya Yatay Bandırın kitabını gördüğüm anda tam bana göre bir kitap olduğunu anladım. Çünkü hem ilgimi çeken şeylerden bahsediyordu hem de kısa kısa bölümlerden oluşuyordu, böylece kitaptan sıkılmayacaktım. O yüzden de halihazırda okuduğum bir roman ( tam olarak okuduğum sayılmaz, bir aydır kapağını açmamıştım) olmasına rağmen ilk fırsatta bu kitabı aldım ve çok kısa bi sürede, sanırım 2 günde bitirdim. Tam bana göre eğlenceli bir kitapmış gerçekten.
Peki bu kitap neden bahsediyor kardeşim? Bu kitap dünyadaki ilginç bulgulara ulaşmış bazı akademik deneylerin/araştırmaların sonuçlarında yazılmış makalelerden oluşan bir derleme aslında. Tabi ki kitap akademik bir anlatımdan ziyade okuyucuyu sıkmayacak şekilde “bilimin eğlenceli yüzü” konseptine uygun bir anlatıma sahip. İçerisinde dünyanın dört bir yanından çeşitli üniversitelerde yapılmış araştırmaların sonuçları var. Türkiye’den de Mersin Üniversitesi’nden 5 araştırmacının yaptığı “patatesleri kızartmadan önce mikrodalga fırında pişirmek daha sağlıklıdır” sonucuna varan bir araştırma var. Bunun gibi toplamda 104 tane ilginç bilimsel gerçek var kitapta. Hoşuma giden birkaç tanesini yazayım.
— Sakız çiğneyin (ve hafızanız güçlensin)
— Hava yastığına para harcamayın
— Dişlerinizi fırçalayın (ve kalp krizi riskini azaltın)
— Kararı ertesi güne bırakın
— Kendinize güveniniz mi yok? Kötü dedektif romanları okuyun
Kitaptaki 104 gerçeğin bazılarını daha önceden duymuştum. Mesela o patates kızartması gerçeğini bi arkadaşım anlatmıştı, bisküviyi çaya yatay bandırma muhabbetini bi belgeselde izlemiştim. Okuduğumda beni gerçekten şaşırtan gerçekler de oldu arada.
Velhasılı kelam güzel, eğlenceli kitap işte. Bir gereksiz bilgiler kitabı olarak düşünmeyin, çünkü o tarz kitaplardan çok daha fazla bilimsel altyapısı olan bir kitap. Alın, bir yerden bir yere giderken falan okursunuz. Zaten toplamda çok uzun değil ve de her gerçek ortalama 1-2 sayfa falan. Bu yüzden de okurken hiç sıkılmıyorsunuz.
o ofsaytı dert edenlerden biri de ben mi oluyorum?
Dün gece twitterda gezerken bi tweete denk geldim.

Öncelikle yazdığım yazının sonradan da anlaşılabilir olması için dünü özet geçeyim.
Ankara Kızılay Kumrular Caddesi’nde park halindeki bir araca konulan bombanın patlaması sonucu 3 vatandaşımız öldü, çokca sayıda yaralı da var. Saldırıyı şu ana kadar üstlenen olmasa da kimin yaptığıyla alakalı şüphe yok tabiki, ASALA değil ya. (ASALAya da birazdan değinecem) Sonuç olarak benim de sayısız defa geçtiğim yolda, bugün birileri hiçbir suçları yokken, “masumken” öldürüldüler veya bazı uzuvlarını kaybettiler. Gerçekten insanı derinden etkileyen çok üzücü bir olay. Bu patlama sabah saatlerinde oldu. Ardından akşam da TFF’nin yeni bir kararla -seyircisiz oynama cezası verilen maçları sadece kadın ve 12 yaş altı çocukların izleyebileceği hale getiren- Fenerbahçe Manisaspor maçı 43bin kadın ve çocuk seyirci önünde oynandı. Son dakikada da fenerbahçenin golü yanlış bir ofsayt kararıyla iptal edildi ve maç berabere bitti.
Yukarıda size gösterdiğim tweeti okuyunca ilk tepkim “o ofsaytı dert edenlerden biri de ben mi oluyorum?” oldu. Harbiden kendimi kötü hissettim bi an için. Bugün insanlar Türkiye’nin başkentinin ortasında öldürülürken benim maçı izleyip eğlenmem yanlış bir şey miydi? Sorguladım kendimi biraz, “napıyoruz biz, yaptığımız duyarsızlık mı?” dedim. Ya da daha doğrusu biz acıları bu kadar çabuk mu unutuyoruz diye sordum kendi kendime.
Evet unutuyoruz, bazı şeyleri çok çabuk unutuyoruz ama bence bunun sebebi duyarsızlık değil. Tek bir cümleyle; insanoğlu sevmediği şeylerden uzaklaşmak, onları unutmak istiyor. İşte bence bütün meselenin altında yatan bu, bizi üzen şeyleri çabucak unutmak istiyoruz. Tam tersi bir şekilde de bizi mutlu eden şeyleri bırakmak istemiyoruz. Bu yüzden insanlar futbolu, mizahı, sanatı vs. seviyor işte. İnsan yapısının temelinde olan bir şey yani bu; kötüyse uzaklaş, iyiyse yaklaş. O yüzden de işte o insanlar ve biz saldırıyı değil de verilmeyen golü konuştuk. Çünkü öbür türlüsü bizi üzüyordu ve biz de bundan kaçtık.
Peki bu Kamil abimiz ve olanlara onun gibi bakanların olayı neydi? Bence hepsinin olayı riyakarlık değil. Sanırım bu bazılarımızın üzücü şeylere olan direncinin çoğumuzdan daha yüksek olmasıyla alakalı bir şey. Yani bazılarımız unutmamanın verdiği acıya katlanabiliyor, çoğumuz katlanamayıp unuturken. Nasıl maçtan konuşan insana duyarsız damgası yapıştırmamalıysak, bu Kamil abimiz gibi konuşanlara da riyakar damgası yapıştırmamalıyız. Tabi insanları ayıpladıktan 2 saat sonra karikatür paylaşıyorlarsa durumları farklı. Şüphesiz o maçtan konuşanların içinde bolca duyarsız da var, orası da ayrı bi mesele.
ASALA’ya gelecek olursak, ASALA yeni neslin çoğunun haberinin bile olmadığı bir ermeni terör örgütü. Vakti zamanında bir çok Türk diplomatına suikastler düzenlemiş, bombaları seven bir terör örgütü. Benim de tarihle aram kötüdür ama bu tip şeyleri okuyup, o zamanları yaşamış büyüklerimize sorup öğrenmemiz lazım. Sonuçta bunlar güncel konularla alakalı şeyler ve birileri “özür diliyoruz” derken en azından bizim de konuyla alakalı bilgi sahibi olup kendi düşüncelerimize sahip olmamız lazım. İşte eğer bunu yapmazsak, yakın tarihimizi bilmezsek duyarsız olmuş oluruz bence.
ASALA hakkında: http://tr.wikipedia.org/wiki/ASALA
Patlama haberi: http://www.ntvmsnbc.com/id/25252136/