Kafalar Kafalar Kafalar: Sen Neyin Kafasısın?

0

Aaabi sen neyin kafasını yaşıyosun yaa?

Bu laf son aylarda baya bi meşhur oldu. ‘Abi sen neyin kafasısın ya?’, ‘ne içtiysen aynısından istiyorum abi’ falan gibi varyasyonları da mevcut. Geçen gün bi arkadaşım isyan etmiş. Harbiden belli bi seviyeden sonra sinirleri bozan bi laf. Ama sanırım sorun laftan ziyade bu lafı söyleyenlerde. Hani şu ağzını yamultarak konuşanlardan bahsediyorum, ağızlarına terlikle vurulasıcalar. Neyse merak etmeyin bu yazı bu lafla veya onu söyleyenlerle alakalı olmayacak. Bu yazıda kullanacağım ‘kafa’ kelimesi tamamen farklı bi manada; düşünce yapısı, hayata bakış anlamında olacak.

Hayatta belli kafalar var, hayatın akışında sahip olduğumuz. Bunlar sırasıyla şunlar: bebek, çocuk, ergen, genç-öğrenci, çalışan, ebeveyn, emekli, yaşlı. Tabi ki kıstasları değiştirirsek bambaşka şekillerde de hayatın akışındaki kafaları sıralayabiliriz. Ama en genel olanları bunlar. Kısaca bu kafaları açıklayayım.

Bebek Kafası

Pek tarife ihtiyacı yok. Her şeye kuşkuyla yaklaşan, neyin ne olduğuna daha karar verememiş bi kafa işte.

Çocuk Kafası

En sevdiğim kafalardan biri. İç dünyalarına girmeye bayılıyorum. Hayal güçlerine hayranım. Hala keşif evresinde olduklarından çok meraklılar, aynı zamanda çok da saflar. Onların bu masumluklarına takılmaya bayılıyorum. Misal geçen bir saat boyunca küçük bi kuzenimi ineklerin sinirlendiklerinde çocukları yediklerine inandırmaya çalışmıştım. Neredeyse başarıyodum da:)

Ergen Kafası

Yaşlı kafasıyla birlikte iletişim kurması en zor kafa. O dünya tatlısı çocukların hepsi ergenlik denen lanetin etkisiyle birer başına buyruk, her şeyi en iyi kendisinin bildiğine inanan, asi karakterli ergenlere dönüşüyolar. Harbiden uğraşması en zoru diyebilirim. Allah anne-babalara yardım etsin.

Genç-Öğrenci Kafası

Bu kafa aslında iki kafanın tam olarak birleşmesi değil. Şimdi şöyle bi durum var; öğrenci kafası diye bir şey var ama bu kafanın sınırları öğrencilik değil. Bir de genç kafası var, bu kafanın sınırları da gençlik değil. Asıl kafa genç-öğrenci kafası, yani bu iki kafanın kesişimi. Ergen kafasının bittiği yerde başlayıp, çalışan kafasına geçene kadarki kafa dönemi. Hayatın kesinlikle ama kesinlikle en güzel dönemi. Hem o ergen kafasındaki saçmasapan düşüncelerden kurtulup hayata mantıklı bakabilmeye başlayabiliyosun, hem de insanların çoğunda olan dert tasalar sende olmadan. İnsanların hayatlarında hep dönmek istedikleri zaman da bu oluyor işte.

Çalışan Kafası

En büyük şoklardan biri genç-öğrenci kafasından bu kafaya geçerken yaşanıyor. Hayatı sallamaz, yaşadığı güne bakan ilerisi için plan yapmayan, kaygı taşımayan biriyken bir anda kendini zorlu hayat mücadelesinin ortasında buluyosun. Sanki oyundaki zorluk seviyesini arttırmış gibi. Başta zor geliyor tabi. Her gün 8+ saat çalışmak kolay değil, hele de öğrencilikten sonra hiç kolay değil.

Ebeveyn Kafası

Çalışmaya alışmışsın, sen artık bir yetişkin bireysin. Belki kendi isteğinle belki de başkalarının seni zorlaması – hadi zorlaması demeyelim ama yoğun ısrarlarıyla evlenmişsin. Evli barklı sınıfına dahilsin artık. Bundan sonra vereceğin her kararda eşini ve varsa çocuğunu (aslında yoksa da çocuğunu) düşünmek zorundasın. Sanırım hayatın en zorlu dönemi de bu dönem. Kendine vakit ayırmak istesen zor, arkadaşlarınla bir şeyler yapmak istesen kısıtlı. Hayır bi de sonuç olarak vakti zamanında genç-öğrenci kafasına sahipken eğlenmenin ne olduğunu görmüşsün. O eğlenceli zamanlardan, en büyük eğlencesi hafta sonu tuttuğun takımın maçını izlemek, eşiyle sinemaya falan gitmek veya arkadaşlarıyla oturup çay içip muhabbet etmek olan insanlara dönüşüyosun. Zor tabi… Hayır sıralama farklı olsa tamam, önce yetişkin olup sonra genç olsak şahane, ama hayatın öyle bir sıralaması yok malesef.

Emekli Kafası

Uzun yıllar çalışmanın ardından en sonunda emekli olma kararını vermişsin. Çoluk çocuk desen artık çocukluktan çıkmış büyümüş vaziyette. Düşünüyorum da o çalışma hayatının ardından emekli kafasına geçmek çok farklı olsa gerek. Yani düşünsenize 25-30 yıldır her gün gittiğiniz işiniz artık yok, hayatınız baştan sona değişiyor. Tabi bu noktada kişinin kendini görüşünde de çok büyük bir değişiklik oluyor. Bence çalışma hayatının 5. yılındaki insanla 25. yılındaki insan arasında kendilerini gördükleri yaşlılık seviyesi olarak çok da bi fark yoktur. Ama emekli sıfatına ulaştığın anda insan kendini bir anda yaşlı görmeye başlıyor. Bazıları sırf bu durumdan kurtulmak için tekrar çalışmaya başlıyor, emekliyle ebeveyn arası hibrid bi kafaya sahip oluyorlar.

Yaşlı Kafası

Emekli olan insan bir anda kendini yaşlı hissetmeye başlar dedik ama asıl yaşlı kafası emeklilikte biraz vakit geçince geliyor. Türkiye’deki düşük emeklilik yaşlarından ötürü çok da yaşlanmadan emekli oluyoruz. 50-55 yaşındaki insanlara yaşlı denmez. Cidden denmez, deyince de kızıyolar zaten:) Gerçek yaşlılık 65′te falan başlıyor. İşte o kafa yapısı da hele hele günümüzün çok hızlı değişen dünyasında çok farklı bir şey oluyor. Neyse yaşlı kafasını da biliyorsunuzdur, çok derine girmeyelim. Tatlı yaşlı ve huysuz yaşlı diye iki çeşitleri var, onlara hiç girmeyelim.

 

Kafaları kısaca anlattım. Değinmek istediğim bir geçiş var, genç-öğrenci kafasından çalışana geçiş. Gerçekten çok zorlu bir geçiş. Ebeveynden emekliye geçiş de kişinin yaşamında çok fazla değişimin olduğu bir geçiş ama oradaki değişimler hayatı güzelleştiren yönde olduğu için o değişim insanı çok zorlamıyor. Ama genç-öğrenciden çalışana geçiş… Tamam para kazanmaya başlıyorsun, güzel bir şey. Bireyin aileden özgürlüğünü kazanmasındaki son ve en önemli nokta olan maddi özgürlüğe kavuşuyorsun ama kaybettiklerin da çok fazla oluyor. En başta gününün yarısından fazlasını mesaiye vermek zorundasın. Zaten 24 saat olan günün yaklaşık 8 saatini uyuyosun, geriye 16 saat kalıyo. Bu 16′nın da minimum 8 saati mesaiye giderken üstüne bi de en az bir saati işe gidip gelmekle geçiyor. İş stresi, yeterince para kazanmamaktan doğan maddi sorunlar da cabası. Tabi öğrenciliğin kendine özgü sorunları yok mu, var tabi ki. En kötüsü sınavlar var. Hele hele zor bir okulda/bölümde okuyorsan bu sınavlar insanın hayatını mahvedebiliyor. Ama şöyle bir şey de var, sınav dediğin şeyler taş çatlasa toplamda senin bir yılında 4-5 ayını kapsıyor, gerisi sana kalıyor. Çalışma hayatında ise hiçbir zaman bir sınavın öncesindeki gece yaşadığın stresi yaşamasan da bütün yıl boyunca belli bir stresin altında kalıyorsun. Bir yıldaki toplam tatilin de sadece bir aycık. Gerçekten yorucu ama insan sonunda alışıyordur diye düşünüyorum, öteki türlü 25-30 yıl geçmezdi.

22 yaşındayım ve 1-2 yıl içerisinde genç-öğrenci kafamı yitireceğim. Sistem dediğimiz bir şey var, hepimizden güçlü. O sistem beni de içerisine alacak ve bana bir çalışan kafası verecek. Hayatım baştan sona, geri dönmemek üzere değişecek. Şu anda yaptığım şeylerin çoğunu yapacak fırsatım olmayacak artık. Çok daha sıkıcı bir yaşamım olacak, bunları biliyorum. O yüzden hayatımın en değerli zamanlarını güzel geçireceğim ben, çünkü bu zamanların bir daha gelmeyeceğini çok iyi biliyorum. Bazı şeyler gittiği zaman geri gelmiyor; gençlik, sağlık gibi. İşte bu günler de geri gelmeyecek. Aslında özgürlüğümü yitireceğim ben, o an geldiğinde artık sistemin bir kölesi olmuş olacağım. İşte o yüzden de ben o gün gelene kadar yaşamımın, özgürlüğümün kıymetini bileceğim, her anımın tadını çıkartacağım. Ve ilerde dönüp baktığımda kendimle gurur duyacağım.

Kendinize iyi davranın.

Mekanın Cennet Olsun Sevgi Yenge

0

Günlerden pazartesiydi. Bir gün önce Adana’dan dönmüştüm. Gelirken yanımda annemin Ankara’daki tanıdıklara dağıtmam için bana verdiği düğün davetiyeleri vardı, abimin düğününün davetiyeleri. Dağıtımı vakit kaybetmeden yapmak istiyordum çünkü önümdeki iki hafta boyunca bolca sınavım vardı. O yüzden de öğleden sonra dersim biter bitmez dağıtmayı planladım. Alıcılardan biri de Sevgi Yenge’ydi. Dersten sonra telefon açtım kendisine. “Olur oğlum gel, evdeyim. Birazdan hastaneye gideceğiz” dedi. Eğer kısa süre içerisinde çıkacaklarsa hastaneye de gelebileceğimi söyledim. “Sen eve gel, biz biraz daha burdayız” dedi. Hemen hazırlanıp yola çıktım, okulun kapısından eskişehir yoluna çıktım ama o da nesi? Davetiyeleri unuttum! Alalacele geri döndüm yurda, koşarak davetiyeleri aldım ve tekrar yola koyuldum. Bestekar Sokak’ta bir evde otururdu Sevgi Yenge. Üst katında da ablası vardı. Babadan kalma bir yere yapılmış bir apartman… Gidebileceğim en hızlı şekilde gittim Bestekar Sokak’a ama geç kaldığımı bilerek de evin altına geldiğimde telefon açtım, hala yukarıdalardı. Çıktığımda ablası karşıladı beni. İçerde onu hastaneye götürecek ablasının oğlu ve kendi oğlunun arkadaşları vardı. Gel otur dedi, oturdum bi köşeye. Beni içerdekilere tanıttı, benim küçüklüğümden bir anısını anlattı onlara. Davetiyeyi verdim, açtı okudu. Ablası “Sevgi Yenge’nin durumu pek müsait değil, biz gelemeyiz ama sen bize resimlerini getirirsin” dedi. “Tabi Sevinç Teyze, getiririm” dedim. Yukarda 10-15 dakika oturduktan sonra hastaneye gitme vakti gelmişti. Eğer yapabileceğim bir şey varsa hastaneye sizinle birlikte geleyim dedim. “Gerek yok oğlum” dedi. Ben de onlarla birlikte çıktım, kapıda vedalaştık. Onlar hastaneye, ben kalan davetiyeleri dağıtmaya gittim.

Ankara’da olduğum 5 yıldır vakit buldukça, senede 2-3 kez yanına giderdim Sevgi Yenge’nin. Sevgi Yenge annemin amcasının eşiydi ama ben küçükken ayrılmışlardı. ‘Yenge’ ünvanı oradan gelir. Hayattaki herşeyi olan tek oğluyla birlikte Ankara’ya taşınmıştı Sevgi Yenge. Bestekar Sokak’taki evde kalırlardı oğluyla. Çok büyük bir ev değildi ama ikisine fazlasıyla yeterdi. Zaten bundan 2-3 yıl önce oğlu işi nedeniyle İstanbul’a taşınmak zorunda kalmıştı, yalnız kalıyordu artık. Ama işi yoksa oğlu her hafta sonu annesini görmeye Ankara’ya gelirdi. Gitmeden önce telefon açardım, müsait misiniz derdim, hep müsait olurdu, giderdim. Otururduk, sohbet ederdik. Edebiyatla çok ilgili bir insandı, zaten edebiyat öğretmeniydi. Boş vakitlerinde yazdığı şiirlerinden oluşan bir kitabı da vardı, bana hediye etmişti. Kitaplardan konuşurduk, bana yakın zamanda okuduğu kitapları anlatırdı. Beğendiği köşe yazılarından konuşurduk, dünyadan konuşurduk, Türkiye’den konuşurduk. Ben onda, birisinin dindar olmasının siyasi görüşüyle alakasının olmadığını görmüştüm. Her gittiğimde bana evin karşısındaki Kebap 49′dan yemek söylerdi. Çay koyardı, yanında kuru pastayla ikram ederdi. Gerek yok dememe rağmen “olsun olsun hadi buzdolabından hem kendine hem bana meyve getir, hepsinden de al” derdi. Otururduk sohbet ederdik, akşam olunca ben müsade ister ayrılırdım yanından.

Yaşının etkisiyle zaman içerisinde yorulmuştu Sevgi Yenge. İlk zamanlarda gittiğimde herşeyi kendisi yapmak isterdi, sen otur ben hallederim derdi. Ama zamanla yıpranıyordu, zorlandığını görebiliyordum. Siz oturun ben çayı koyarım derdim. “Peki ama benimkisi açık olsun, demi bardağa damlat yeter” derdi hep. Bundan 4-5 ay önce, abimler Ankara’ya geldiklerinde ziyaretine gittiğimizde durumu daha da kötüydü, artık yatağından zor kalkabiliyordu. Yardım etmek için yeltendiğimde, hayır ben kalkabiliyorum demişti. Davetiye vermek için gittiğimde onu son görüşümdü. Durumunun bu kadar ciddi olduğunu farkedememiştim. İki hafta sonra annem yoğun bakımda olduğunu, şuurunun kapalı olduğunu söylediğinde kendimi çok kötü hissettim, gözlerim doldu etrafımda insanlar olmasa hüngür hüngür ağlamak istedim. “Nasıl ya, ben daha geçen yanındaydım” dedim. Evet, durumu ciddiydi. Hastaneye ziyaretine gitmek istedim ama gidemedim, onu o halde görmek istemedim. Arada oğluna telefon açıp durumunu öğrendim, pek ümitli değillerdi.

Dün öğle saatlerinde telefonum çaldı, arayan annemdi. Napıyosun anne nasılsın dedim. “Dayınla Ankara’dayız, dün Sevgi Yenge vefat etmiş cenazesi için geldik” dedi. Bu sefer çok etkilenmemiştim, bunun olacağını biliyordum çünkü. Annemlerle taziye evinde buluştum, oğluna ve ablasına başsağlığı diledim. Bir saat falan oturduktan sonra kalktık. Belki de Bestekar Sokak’taki o eve son defa gittim dün.

Kendimi duygusuz biri olarak nitelendirirdim. Bunun sebeplerinden biri ölümlere çok üzülmememdi. Ben hayatımda hiç kendime çok yakın birini kaybetmedim, o acının nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum. Ama ölümlerden etkilenmediğimi düşünürüm. Mesela 2-3 yıl önce bir amcam vefat ettiğinde pek etkilenmemiştim açıkcası. Pek yakın değildik, onun da etkisi vardı. Ama ben Sevgi Yenge’nin ölümüyle şunu anladım ki benim bu hayatta gerçekten sevdiğim, arkasından üzüleceğim çok az insan var ve Sevgi Yenge de bunlardan biriydi işte.

Mekanın cennet olsun güzel insan, ben senden çok şey öğrendim.

Özleyeceğim seni Sevgi Yenge…

Sevgi Selvi (1943-2011) anısına…

Şike Soruşturması ve Fenerbahçe Taraftarının Olaya Bakışı

0

Büyük gün geldi çattı ve bugün savcılık şike soruşturmasının iddianamesini açıkladı, kimin neyle suçlandığı belli oldu. Teknoloji sağolsun iddianame şu anda yüz binlerce insanın bilgisayarında mevcut. Haberlerde belirtildiği gibi iddianamede iki farklı örgüt oluşumundan bahsediliyor. Biri Olgun Peker’in liderliğinde olduğu bir çok kirli işin içerisine giren bir futbola odaklı örgüt gibi diyebileceğimiz suç örgütü. Diğeri ise Aziz Yıldırım’ın iddianamede belirtildiği üzere -3 yıl üstüste şampiyon olacaz dedik, kesin olmamız lazım- sebebiyle kurduğu bir örgüt. Ama açıkcası Aziz Yıldırım’ın yapılanması için örgüt denmesi biraz fazla kaçıyor. Evet ciddi bir şebeke kurulmuş ama örgüt kelimesi biraz ağır. Neyse iddianamede neler yazdığı onlarca haberde uzun uzun anlatılıyor şimdi onlara hiç girmeyelim. Kısaca bundan sonrasını ve Fenerbahçe taraftarının bütün bu şike olayına bakışına değineyim.

İddianamenin tamamını tabi ki okumadım ama hızlı hızlı göz gezdirdim. Olgun Peker tarafı için gerçekten de bir örgüt durumu söz konusu ve savcılığın istediği kadar fazla olmasa da yüklü bi ceza alırlar gibi. O taraf çok da umurumda değil, beni ilgilendiren Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe’nin ne ceza alacağı. Biraz önce belirttiğim gibi Aziz Yıldırım için o suç örgütü kurmadan dolayı ciddi bi ceza geleceğini düşünmüyorum. Bence bi ceza gelecek ama bu suç örgütü kısmından ziyade şike, spora hile karıştırma tarafından olacak. Yasanın değişmesi için yapılan çalışmaları da göz önüne alırsak şike sebebiyle alacağı cezanın da fazla olacağını düşünmüyorum. 3-5 bişi alır onu da tutuklu kaldığı süreden, iyi halden falan azaltırlar. Bi süre daha yatar çıkar işte.

Tabi bu mahkemenin vereceği cezanın yanında bir de olayın özerk bir kurum olan futbol federasyonuyla alakalı kısmı var. Bildiğiniz gibi sportif konularla alakalı cezaları futbol federasyonu kendi yargılama süreciyle veriyor. Yani bugünden başlamak üzere federasyon da bir yargı sürecine girecek ve dediklerine göre şahsi cezaları hemen, kulüp bazındaki cezaları ise sene sonunda verecekler. Aziz Yıldırım mahkemeden şike dolayısıyla bir ceza alırsa -gözüken o ki alacak- zaten futboldan federasyon men etmese de ömür boyu men olmuş olacak. Bu kadar şike faaliyeti içine girmiş insanların tekrardan futbol içinde barınabilmeleri imkansız. Ki federasyon da Aziz Yıldırım ve Şekip Mosturoğlu gibi bu işe karışmış olanları ömür boyu futboldan men edecek bence.

Peki Fenerbahçe’ye ne olacak? Tuttuğumuz renkleri bir kenara bırakmamız lazım. Fenerbahçe’ye olanlar gerçekten de üzücü şeyler. Hem Türk futbolu için hem de Fenerbahçe için. Financial Times yazarı Simon Kuper’in konuyla alakalı söylediği şahane bi söz var: Her şey üçkâğıt ise taraftar olmanın manası ne? Sonuçta ne Fenerbahçe taraftarının ne oyuncuların ne de teknik kadronun burada bir suçu yok. Görünen o ki olaylardan haberleri bile yok. Oyuncular sahaya motive olup çıktılar, rakipleri yendiklerini zannettiler ama aslında rakipleri yenen onlar değillerdi, bu kadar basit. Başkanların işledikleri suçlar kulüpler tarafından da işlenmiş sayıldığı için Fenerbahçe’nin adı malesef kirlenecek bu olaylar sonunda, aynı şekilde Türk futbolunun adı da. Fenerbahçe ne ceza alır sorusuna gelirsek, bence federasyonun bundan sonra çok fazla yapacağı bir şey yok, sene sonunda Fenerbahçe küme düşürülecek. Eğer ortada bu kadar sayıda maç için yapılmış şikeler için bu kadar delil varsa, bu noktadan sonra verilecek başka bir karar yok. Zaten Fenerbahçe’nin bu olaya yaklaşımı, yeni yönetiminin söylediği gibi “eğer şike yaptıksak bizi düşürün” şeklinde. Bu lafı söyledikleri zaman düşürülemezlerdi çünkü daha ortalık toz duman içindeydi orası ayrı. Ama sene sonunda düşürülecekler. Bundan daha fazla bir ceza alacaklarını düşünmüyorum, zaten küme düşme cezaların en büyüğü olacaktır.

Fenerbahçe taraftarına gelelim o zaman. Bu süreç boyunca en fazla kandırılmış olan Fenerbahçe taraftarıdır bence. Bu olaylar patlak verdiğinde bütün Fenerbahçe taraftarları gerçekten takdire şayan bir şekilde birlik olup başkanlarının ve yöneticilerinin arkasında durdular. Başkanlarının suçlu olduğuna inanmadılar. Bunun için iki sebepleri vardı. Bir kısmı bu suçlamaların tamamının Fenerbahçe’yi yıkmak için yapılan bir komplo olduğuna inandılar. Diğer bir kısmı da kendilerinin yaptıkları iddia edilen suçların diğer takımlar tarafından da yapıldığına ve bunun normal bir şey olduğunu düşündüler. Yani bunu herkes yapıyor o yüzden suçlu değiliz dediler. Ama malesef yanıldılar. Aziz Yıldırım’ın yaptığı gibi sistemli ve çok sayıda şikenin daha önce bir takım tarafından yapıldığını düşünmüyorum. Fenerbahçe taraftarı bunu kabul etmek istemedi ama Aziz Yıldırım gerçekten de harbi harbi suçlu gözüküyor. Bu noktadan sonra kafalarını kumdan çıkarmaları gerekiyor. Aziz Yıldırım ceza aldıktan sonra hala onu savunacak insanların bence “ben futbolu seviyorum” demeye hakkı yok. Tek bir gerçek vardır o da futboldur. Onu kirletenler ise bu oyunun en büyük düşmanlarıdır.

Şüphesiz 50 yıl içinde Türk futbolunda sayısız defa şike yapılmıştır. Şikenin futbol içinde var olmadığını düşünmek aptallık olur. Ama artık dünya değişiyor ve bu işler çok zor hale geldi. Eskiden ne telefon dinlemesi varmış, ne telefon izlemesi. Şike yapılırmış, herkes bilirmiş ama kimsenin delili olmazmış. Sonuçta futbol bu, bugün iyi oynarsın yarın kötü. Kimse gelip de kötü oynadığın için şikeci olduğunu kanıtlıyamaz. Ama artık işler değişti, en başta teknolojinin gelişmesiyle hayatımız baştan sona değişti. Ve artık futbolun temizlenme vakti de geldi. Bu dava örnek bir dava olacak, bir milat olacak. Bundan sonra bu işlere bulaşmayı düşünenlerin bir daha düşünmeleri gerekecek. Şike bundan sonra hiç yapılmayacak mı? Yine yapılacak ama çok azalacak. Çok mu iyimserim? Bence hayır.

Sen, Ben ya da Herhangi Biri: Muhteşem Salak

0

 

Şunu kesin olarak biliyoruz ki bu dünyada muhteşem insan diye biri var olmuyor ama yine de birilerini muhteşem yapanlar var, daha doğrusu onların muhteşem olduklarını zannedenler var. İşte bu insanlara muhteşem salak denir.

 

Belki farkedeniniz olmuştur, çok alakasız konularda yazmama rağmen hiç bulaşmadıklarım da var; özellikle iki şey üzerine hiç yazmıyorum: aşk ve siyaset. İkisinin de ayrı sebepleri var. Hani kafası iyi biriyle sohbet edersin, sen berbat bi espri yapsan da rezalet bi fıkra anlatsan da o her türlü yarılır. Çünkü adam zaten gülmek için sebep arıyodur. İşte aşığın durumu da sarhoştan farksız. Sen aşığın önüne ne kadar kötü bir şey koyarsan koy aşık yine düşüncelere dalar gider, sadece koyduğun şey aşkla alakalı olsun yeter. Yok karşındakinin aşkla alakası yoksa zaten senin söylediğin umrunda bile olmaz. (bkz. onlarca sallamadığınız aşkla alakalı facebook iletileri) Yazacağım şeyin değerinin olmayacağını bildiğim için de aşkla alakalı yazmıyorum işte. Ha bu tabi ki aşkla alakalı yazılmış şeyler değerli değildir demek değil. Sadece yazdığınızın değerli olabilmesi için bi Cemal Süreya falan olmanız gerekiyor, benim gibi biri olmak yetersiz. Siyasetle alakalı yazmamamın sebebi ise çok farklı. Bizim ülkemizde ne yazık ki siyasi mevzulara particilik önyargılarıyla bakıyoruz. Yani birinin dediklerinden önce o kişinin siyasi görüşüne/partisine bakıyoruz, sonra önyargı koleksiyonumuzdan ilgili önyargıları seçip onun dediklerini öyle değerlendiriyoruz. Ben de yazdıklarımı okuyup beni bir tarafa koymaya çalışmanızı istemediğim için hiçbir şey yazmıyorum. Zaten alakasız aptal salak bi yaklaşımım var siyasete, sadece ailem falan bilir siyasi görüşlerimi. Yani yanlış anlaşılmamak için siyasete hiç değinmiyorum.

Ama bu seferlik bir istisna yapıp aşk üzerine yazıyorum. Çünkü çok sevdiğim, örneklerini gördükçe beni güldüren ve bir o kadar da şaşırtıcı olan bi yanılsamadan bahsetmek istiyorum. Bugün size muhteşem salakları anlatıyorum.

Malesef aşk diye bir şey var ve aşk ne üç günlük bi eğlence ne de beş gün süren bir şey. Kapılıp da sürünen çok, hem de ne kapılma ama. Boşuna aşkın gözü kördür diye bi klişemiz yok, harbiden de kör. Bir zamanlar o kız senin için dünyanın en güzel kızıydı, o çocuktan yakışıklısı da yoktu. Ha çok güzel veya yakışıklı olmasa da, dünyanın en iyisi olmadığını bilsen de sen kendinle konuşurken “olsun belki gerçekten en güzeli değil ama benim için en güzeli çünkü ben ona aşığım” derdin. Durun ya güzellik, yakışıklılık çok göreceli şeyler, onların yerine başka bir şey koyalım. Mesela zekayı ele alalım. Bu güzellikte olan yanılsama aslında zekada ve zeka gibi bir çok özellikte de aynen mevcut. Karşımızdakini olduğundan çok daha zeki çok daha becerikli çok daha vesaire şeklinde görüyoruz. Ama sonra ne oldu, sanki puff diye herşey değişti, tekrar sağlıklı görebilmeye başladın. Şimdi onun hakkındaki düşündüklerine bi bakıyosun, bi de vakti zamanında düşündüklerine… gülüyosun… bu kadar mı gözümde büyütmüşüm, bu kadar mı salakmışım lan diyosun belki de. Ama bişey diyi mi, harbiden de o kadar salaktın be abi. Mazeretin vardı orası ayrı, aşıktın. Ama sonuçta salaktın hem de muhteşem salak.

Bu durumun benzeri aile ilişkilerinde de mevcut, mesela küçük çocukla babanın ilişkisini ele alalım. 5 yaşındaki çocuğa göre dünyanın en kuvvetli insanı da, en çok şey bileni de babasıdır. Ama sonra ne olur, çocuk büyür, ergenliğin de katkılarıyla “babam ne bilir ki?” olur vaziyet. Tabi zaman geçer daha da büyür, mantıklı düşünmeye başlar ve babasının en azından bir şeyler bildiğinin farkına varır.

Sanırım bu gözümüzde büyütmelerin temelinde yatan şey karşımızdakine verdiğimiz değer. Eğer birisi bizim için değerliyse onu göklere çıkartıyoruz. Bunun da hayattaki en belirgin örneği anneler. Annelerin çocuklarına olan sevgilerinin bu dünyadaki en büyük sevgi olduğuna inanıyorum ben. İşte bu sevgiden dolayı da anneler evlatlarına bakarken onları olduklarından çok çok daha yukarılarda görüyorlar. Benim çocuğum başarısızdır dememek için her ay binlerce lira zarar eden çocuklarının başında olduğu işletmeleri kapatmayan aileler mi dersiniz, sırf insanlara çocuğunun akıllı olduğunu göstermek için on tane dersten özel ders aldıran mı dersiniz… Hepsinin temelinde yatan çocuklarını olduklarından çok daha üstün zannetmeleri. Ve buna sebep olan da çocuklarına olan sevgileri tabi ki.

Aşk aslında anlık bi sevgi yüklenmesi, bir sevgi patlamasıdır. Çok yüksek miktarda sevginin bir süreliğine var olmasıdır. Ve dengeli bir yapısı yok, yani zaman içerisinde azalmak zorunda. O yüzden de her aşk zamanla ateşini yitirmeye mahkum. Ama şöyle bir durum var, aşk sevgiden oluşuyor ve eğer o patlamadaki sevgilerin birazı bile kalıcı olmayı başarabilirse işte o zaman gerçek sevgi ortaya çıkıyor. Zaten bu yüzden de insanlar aşkın değil de gerçek sevginin peşindeler. Tabi ki gerçek sevginin de yanıltıcılığı var -aile örneğinde bahsettiğim gibi- ama bu yanılsama aşkta olanla kıyaslandığında çok çok az kalıyor. Zaten birine değer verdikten sonra bunun olması kaçınılmaz. Sadece benim size anlatmak istediğim bu yanılsamanın aşkta devasa boyutlara ulaşması, birini muhteşem salak yapacak kadar olmasıydı.

Ne olursa olsun muhteşem salak olmamak lazım.

Saygılarımla

Ben Hiç 10 Kasım’da Üzülmedim ve Üzülmeyeceğim de!

0

Sivas'ta bir genç bir sorununu paylaşıyor -Kasım 1930

Atatürk’ü seviyor muyum? Evet hem de çok. Ama Atatürkçü müyüm? Bilmiyorum… Aslında Atatürkçü olmak için ne lazım onu da bilmiyorum. Etiketlerle aram hep kötü olmuştur zaten. Fakat dediğim gibi Atatürk’ü çok seviyorum.

Şüphesiz ölüm üzücü bir şey. Sevdiklerini kaybetmek, bir daha geri dönmeyeceklerini bilerek kaybetmek çok üzücü gerçekten. O yüzden çevremizden biri veya sevdiğimiz biri veya belki de hiç tanımadığımız biri öldüğü zaman bu bizi etkiliyor. O an bir üzüntü yaşıyoruz ama zamanla alışıyoruz artık onun gittiğine, geri dönmeyeceğine. Bu anlayabildiğim bir üzüntü.

Lafı uzatmıyorum içimden geçeni söylüyorum. Ben gerçekten insanların 10 Kasım’da neden üzüldüklerine bir anlam veremiyorum. Atatürk de bir insandı ve ölmesi gerekiyordu. Evet genç sayılabilecek bir yaşta bu dünyadan ayrılmıştı ama ileri görüşlülüğü yıllarca bu ülkeyi yönetenlerin yanında yer aldı. Belki o buradan 1938′de ayrılmıştı ama onun ileri görüşlülüğüydü ikinci dünya savaşının olacağını ve bizim bu savaşta yer almamamız gerektiğini söyleyen. Atatürk’ün insan olarak ölümü kaçınılmaz bir sondu, bunda üzülecek bir şey göremiyorum. Herkes gibi onun da bir fani yaşamı vardı.

Atatürk’ü anlatmaya benim kelimelerim, cümlelerim yetmez. Ama benim için Atatürk sadece bundan yıllar önce bu vatanı düşmanlardan kurtarmış bir kumandan veya bu ülkeyi kurmuş bir lider değildir. Atatürk benim için bir insandan ziyade bir kavramdır, bir hayat görüşüdür aslında. Dünyaya insan olan Atatürk’ün düşünceleriyle bakmaktır. Yani Atatürk benim için bir düşünceler bütünüdür aslında. Ve açık konuşmak gerekirse insan olan Atatürk’ten ziyade beni bu Atatürk ilgilendiriyor. Çünkü insanlar ölür, fikirler kalır. Atatürk’ün bize en büyük mirası da şüphesiz fikirleridir, öğütleridir. Ve eğer bu fikirler hala okullarda çocuklara öğretiliyor, biz gençler onun bize anlattıklarıyla dünyaya bakıyorsak, bu demektir ki Atatürk hala bizim yanımızda, bizim içimizdedir.

Atatürk ölmedi, kalbimizde yaşıyor… Şüphesiz doğru ama kalbimizde yaşayan Atatürk sevgisidir. Ama aslında Atatürk başka bir yerdedir.

Atatürk ölmedi, beynimizde yaşıyor…

Eğer ben Atatürk’ün ölmediğine, ölümsüz olduğuna inanıyorsam niye bugün üzüleyim ki?

Go to Top