Şike Soruşturması ve Fenerbahçe Taraftarının Olaya Bakışı
Büyük gün geldi çattı ve bugün savcılık şike soruşturmasının iddianamesini açıkladı, kimin neyle suçlandığı belli oldu. Teknoloji sağolsun iddianame şu anda yüz binlerce insanın bilgisayarında mevcut. Haberlerde belirtildiği gibi iddianamede iki farklı örgüt oluşumundan bahsediliyor. Biri Olgun Peker’in liderliğinde olduğu bir çok kirli işin içerisine giren bir futbola odaklı örgüt gibi diyebileceğimiz suç örgütü. Diğeri ise Aziz Yıldırım’ın iddianamede belirtildiği üzere -3 yıl üstüste şampiyon olacaz dedik, kesin olmamız lazım- sebebiyle kurduğu bir örgüt. Ama açıkcası Aziz Yıldırım’ın yapılanması için örgüt denmesi biraz fazla kaçıyor. Evet ciddi bir şebeke kurulmuş ama örgüt kelimesi biraz ağır. Neyse iddianamede neler yazdığı onlarca haberde uzun uzun anlatılıyor şimdi onlara hiç girmeyelim. Kısaca bundan sonrasını ve Fenerbahçe taraftarının bütün bu şike olayına bakışına değineyim.
İddianamenin tamamını tabi ki okumadım ama hızlı hızlı göz gezdirdim. Olgun Peker tarafı için gerçekten de bir örgüt durumu söz konusu ve savcılığın istediği kadar fazla olmasa da yüklü bi ceza alırlar gibi. O taraf çok da umurumda değil, beni ilgilendiren Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe’nin ne ceza alacağı. Biraz önce belirttiğim gibi Aziz Yıldırım için o suç örgütü kurmadan dolayı ciddi bi ceza geleceğini düşünmüyorum. Bence bi ceza gelecek ama bu suç örgütü kısmından ziyade şike, spora hile karıştırma tarafından olacak. Yasanın değişmesi için yapılan çalışmaları da göz önüne alırsak şike sebebiyle alacağı cezanın da fazla olacağını düşünmüyorum. 3-5 bişi alır onu da tutuklu kaldığı süreden, iyi halden falan azaltırlar. Bi süre daha yatar çıkar işte.
Tabi bu mahkemenin vereceği cezanın yanında bir de olayın özerk bir kurum olan futbol federasyonuyla alakalı kısmı var. Bildiğiniz gibi sportif konularla alakalı cezaları futbol federasyonu kendi yargılama süreciyle veriyor. Yani bugünden başlamak üzere federasyon da bir yargı sürecine girecek ve dediklerine göre şahsi cezaları hemen, kulüp bazındaki cezaları ise sene sonunda verecekler. Aziz Yıldırım mahkemeden şike dolayısıyla bir ceza alırsa -gözüken o ki alacak- zaten futboldan federasyon men etmese de ömür boyu men olmuş olacak. Bu kadar şike faaliyeti içine girmiş insanların tekrardan futbol içinde barınabilmeleri imkansız. Ki federasyon da Aziz Yıldırım ve Şekip Mosturoğlu gibi bu işe karışmış olanları ömür boyu futboldan men edecek bence.
Peki Fenerbahçe’ye ne olacak? Tuttuğumuz renkleri bir kenara bırakmamız lazım. Fenerbahçe’ye olanlar gerçekten de üzücü şeyler. Hem Türk futbolu için hem de Fenerbahçe için. Financial Times yazarı Simon Kuper’in konuyla alakalı söylediği şahane bi söz var: Her şey üçkâğıt ise taraftar olmanın manası ne? Sonuçta ne Fenerbahçe taraftarının ne oyuncuların ne de teknik kadronun burada bir suçu yok. Görünen o ki olaylardan haberleri bile yok. Oyuncular sahaya motive olup çıktılar, rakipleri yendiklerini zannettiler ama aslında rakipleri yenen onlar değillerdi, bu kadar basit. Başkanların işledikleri suçlar kulüpler tarafından da işlenmiş sayıldığı için Fenerbahçe’nin adı malesef kirlenecek bu olaylar sonunda, aynı şekilde Türk futbolunun adı da. Fenerbahçe ne ceza alır sorusuna gelirsek, bence federasyonun bundan sonra çok fazla yapacağı bir şey yok, sene sonunda Fenerbahçe küme düşürülecek. Eğer ortada bu kadar sayıda maç için yapılmış şikeler için bu kadar delil varsa, bu noktadan sonra verilecek başka bir karar yok. Zaten Fenerbahçe’nin bu olaya yaklaşımı, yeni yönetiminin söylediği gibi “eğer şike yaptıksak bizi düşürün” şeklinde. Bu lafı söyledikleri zaman düşürülemezlerdi çünkü daha ortalık toz duman içindeydi orası ayrı. Ama sene sonunda düşürülecekler. Bundan daha fazla bir ceza alacaklarını düşünmüyorum, zaten küme düşme cezaların en büyüğü olacaktır.
Fenerbahçe taraftarına gelelim o zaman. Bu süreç boyunca en fazla kandırılmış olan Fenerbahçe taraftarıdır bence. Bu olaylar patlak verdiğinde bütün Fenerbahçe taraftarları gerçekten takdire şayan bir şekilde birlik olup başkanlarının ve yöneticilerinin arkasında durdular. Başkanlarının suçlu olduğuna inanmadılar. Bunun için iki sebepleri vardı. Bir kısmı bu suçlamaların tamamının Fenerbahçe’yi yıkmak için yapılan bir komplo olduğuna inandılar. Diğer bir kısmı da kendilerinin yaptıkları iddia edilen suçların diğer takımlar tarafından da yapıldığına ve bunun normal bir şey olduğunu düşündüler. Yani bunu herkes yapıyor o yüzden suçlu değiliz dediler. Ama malesef yanıldılar. Aziz Yıldırım’ın yaptığı gibi sistemli ve çok sayıda şikenin daha önce bir takım tarafından yapıldığını düşünmüyorum. Fenerbahçe taraftarı bunu kabul etmek istemedi ama Aziz Yıldırım gerçekten de harbi harbi suçlu gözüküyor. Bu noktadan sonra kafalarını kumdan çıkarmaları gerekiyor. Aziz Yıldırım ceza aldıktan sonra hala onu savunacak insanların bence “ben futbolu seviyorum” demeye hakkı yok. Tek bir gerçek vardır o da futboldur. Onu kirletenler ise bu oyunun en büyük düşmanlarıdır.
Şüphesiz 50 yıl içinde Türk futbolunda sayısız defa şike yapılmıştır. Şikenin futbol içinde var olmadığını düşünmek aptallık olur. Ama artık dünya değişiyor ve bu işler çok zor hale geldi. Eskiden ne telefon dinlemesi varmış, ne telefon izlemesi. Şike yapılırmış, herkes bilirmiş ama kimsenin delili olmazmış. Sonuçta futbol bu, bugün iyi oynarsın yarın kötü. Kimse gelip de kötü oynadığın için şikeci olduğunu kanıtlıyamaz. Ama artık işler değişti, en başta teknolojinin gelişmesiyle hayatımız baştan sona değişti. Ve artık futbolun temizlenme vakti de geldi. Bu dava örnek bir dava olacak, bir milat olacak. Bundan sonra bu işlere bulaşmayı düşünenlerin bir daha düşünmeleri gerekecek. Şike bundan sonra hiç yapılmayacak mı? Yine yapılacak ama çok azalacak. Çok mu iyimserim? Bence hayır.
Sen, Ben ya da Herhangi Biri: Muhteşem Salak
Şunu kesin olarak biliyoruz ki bu dünyada muhteşem insan diye biri var olmuyor ama yine de birilerini muhteşem yapanlar var, daha doğrusu onların muhteşem olduklarını zannedenler var. İşte bu insanlara muhteşem salak denir.
Belki farkedeniniz olmuştur, çok alakasız konularda yazmama rağmen hiç bulaşmadıklarım da var; özellikle iki şey üzerine hiç yazmıyorum: aşk ve siyaset. İkisinin de ayrı sebepleri var. Hani kafası iyi biriyle sohbet edersin, sen berbat bi espri yapsan da rezalet bi fıkra anlatsan da o her türlü yarılır. Çünkü adam zaten gülmek için sebep arıyodur. İşte aşığın durumu da sarhoştan farksız. Sen aşığın önüne ne kadar kötü bir şey koyarsan koy aşık yine düşüncelere dalar gider, sadece koyduğun şey aşkla alakalı olsun yeter. Yok karşındakinin aşkla alakası yoksa zaten senin söylediğin umrunda bile olmaz. (bkz. onlarca sallamadığınız aşkla alakalı facebook iletileri) Yazacağım şeyin değerinin olmayacağını bildiğim için de aşkla alakalı yazmıyorum işte. Ha bu tabi ki aşkla alakalı yazılmış şeyler değerli değildir demek değil. Sadece yazdığınızın değerli olabilmesi için bi Cemal Süreya falan olmanız gerekiyor, benim gibi biri olmak yetersiz. Siyasetle alakalı yazmamamın sebebi ise çok farklı. Bizim ülkemizde ne yazık ki siyasi mevzulara particilik önyargılarıyla bakıyoruz. Yani birinin dediklerinden önce o kişinin siyasi görüşüne/partisine bakıyoruz, sonra önyargı koleksiyonumuzdan ilgili önyargıları seçip onun dediklerini öyle değerlendiriyoruz. Ben de yazdıklarımı okuyup beni bir tarafa koymaya çalışmanızı istemediğim için hiçbir şey yazmıyorum. Zaten alakasız aptal salak bi yaklaşımım var siyasete, sadece ailem falan bilir siyasi görüşlerimi. Yani yanlış anlaşılmamak için siyasete hiç değinmiyorum.
Ama bu seferlik bir istisna yapıp aşk üzerine yazıyorum. Çünkü çok sevdiğim, örneklerini gördükçe beni güldüren ve bir o kadar da şaşırtıcı olan bi yanılsamadan bahsetmek istiyorum. Bugün size muhteşem salakları anlatıyorum.
Malesef aşk diye bir şey var ve aşk ne üç günlük bi eğlence ne de beş gün süren bir şey. Kapılıp da sürünen çok, hem de ne kapılma ama. Boşuna aşkın gözü kördür diye bi klişemiz yok, harbiden de kör. Bir zamanlar o kız senin için dünyanın en güzel kızıydı, o çocuktan yakışıklısı da yoktu. Ha çok güzel veya yakışıklı olmasa da, dünyanın en iyisi olmadığını bilsen de sen kendinle konuşurken “olsun belki gerçekten en güzeli değil ama benim için en güzeli çünkü ben ona aşığım” derdin. Durun ya güzellik, yakışıklılık çok göreceli şeyler, onların yerine başka bir şey koyalım. Mesela zekayı ele alalım. Bu güzellikte olan yanılsama aslında zekada ve zeka gibi bir çok özellikte de aynen mevcut. Karşımızdakini olduğundan çok daha zeki çok daha becerikli çok daha vesaire şeklinde görüyoruz. Ama sonra ne oldu, sanki puff diye herşey değişti, tekrar sağlıklı görebilmeye başladın. Şimdi onun hakkındaki düşündüklerine bi bakıyosun, bi de vakti zamanında düşündüklerine… gülüyosun… bu kadar mı gözümde büyütmüşüm, bu kadar mı salakmışım lan diyosun belki de. Ama bişey diyi mi, harbiden de o kadar salaktın be abi. Mazeretin vardı orası ayrı, aşıktın. Ama sonuçta salaktın hem de muhteşem salak.
Bu durumun benzeri aile ilişkilerinde de mevcut, mesela küçük çocukla babanın ilişkisini ele alalım. 5 yaşındaki çocuğa göre dünyanın en kuvvetli insanı da, en çok şey bileni de babasıdır. Ama sonra ne olur, çocuk büyür, ergenliğin de katkılarıyla “babam ne bilir ki?” olur vaziyet. Tabi zaman geçer daha da büyür, mantıklı düşünmeye başlar ve babasının en azından bir şeyler bildiğinin farkına varır.
Sanırım bu gözümüzde büyütmelerin temelinde yatan şey karşımızdakine verdiğimiz değer. Eğer birisi bizim için değerliyse onu göklere çıkartıyoruz. Bunun da hayattaki en belirgin örneği anneler. Annelerin çocuklarına olan sevgilerinin bu dünyadaki en büyük sevgi olduğuna inanıyorum ben. İşte bu sevgiden dolayı da anneler evlatlarına bakarken onları olduklarından çok çok daha yukarılarda görüyorlar. Benim çocuğum başarısızdır dememek için her ay binlerce lira zarar eden çocuklarının başında olduğu işletmeleri kapatmayan aileler mi dersiniz, sırf insanlara çocuğunun akıllı olduğunu göstermek için on tane dersten özel ders aldıran mı dersiniz… Hepsinin temelinde yatan çocuklarını olduklarından çok daha üstün zannetmeleri. Ve buna sebep olan da çocuklarına olan sevgileri tabi ki.
Aşk aslında anlık bi sevgi yüklenmesi, bir sevgi patlamasıdır. Çok yüksek miktarda sevginin bir süreliğine var olmasıdır. Ve dengeli bir yapısı yok, yani zaman içerisinde azalmak zorunda. O yüzden de her aşk zamanla ateşini yitirmeye mahkum. Ama şöyle bir durum var, aşk sevgiden oluşuyor ve eğer o patlamadaki sevgilerin birazı bile kalıcı olmayı başarabilirse işte o zaman gerçek sevgi ortaya çıkıyor. Zaten bu yüzden de insanlar aşkın değil de gerçek sevginin peşindeler. Tabi ki gerçek sevginin de yanıltıcılığı var -aile örneğinde bahsettiğim gibi- ama bu yanılsama aşkta olanla kıyaslandığında çok çok az kalıyor. Zaten birine değer verdikten sonra bunun olması kaçınılmaz. Sadece benim size anlatmak istediğim bu yanılsamanın aşkta devasa boyutlara ulaşması, birini muhteşem salak yapacak kadar olmasıydı.
Ne olursa olsun muhteşem salak olmamak lazım.
Saygılarımla
Ben Hiç 10 Kasım’da Üzülmedim ve Üzülmeyeceğim de!

Sivas'ta bir genç bir sorununu paylaşıyor -Kasım 1930
Atatürk’ü seviyor muyum? Evet hem de çok. Ama Atatürkçü müyüm? Bilmiyorum… Aslında Atatürkçü olmak için ne lazım onu da bilmiyorum. Etiketlerle aram hep kötü olmuştur zaten. Fakat dediğim gibi Atatürk’ü çok seviyorum.
Şüphesiz ölüm üzücü bir şey. Sevdiklerini kaybetmek, bir daha geri dönmeyeceklerini bilerek kaybetmek çok üzücü gerçekten. O yüzden çevremizden biri veya sevdiğimiz biri veya belki de hiç tanımadığımız biri öldüğü zaman bu bizi etkiliyor. O an bir üzüntü yaşıyoruz ama zamanla alışıyoruz artık onun gittiğine, geri dönmeyeceğine. Bu anlayabildiğim bir üzüntü.
Lafı uzatmıyorum içimden geçeni söylüyorum. Ben gerçekten insanların 10 Kasım’da neden üzüldüklerine bir anlam veremiyorum. Atatürk de bir insandı ve ölmesi gerekiyordu. Evet genç sayılabilecek bir yaşta bu dünyadan ayrılmıştı ama ileri görüşlülüğü yıllarca bu ülkeyi yönetenlerin yanında yer aldı. Belki o buradan 1938′de ayrılmıştı ama onun ileri görüşlülüğüydü ikinci dünya savaşının olacağını ve bizim bu savaşta yer almamamız gerektiğini söyleyen. Atatürk’ün insan olarak ölümü kaçınılmaz bir sondu, bunda üzülecek bir şey göremiyorum. Herkes gibi onun da bir fani yaşamı vardı.
Atatürk’ü anlatmaya benim kelimelerim, cümlelerim yetmez. Ama benim için Atatürk sadece bundan yıllar önce bu vatanı düşmanlardan kurtarmış bir kumandan veya bu ülkeyi kurmuş bir lider değildir. Atatürk benim için bir insandan ziyade bir kavramdır, bir hayat görüşüdür aslında. Dünyaya insan olan Atatürk’ün düşünceleriyle bakmaktır. Yani Atatürk benim için bir düşünceler bütünüdür aslında. Ve açık konuşmak gerekirse insan olan Atatürk’ten ziyade beni bu Atatürk ilgilendiriyor. Çünkü insanlar ölür, fikirler kalır. Atatürk’ün bize en büyük mirası da şüphesiz fikirleridir, öğütleridir. Ve eğer bu fikirler hala okullarda çocuklara öğretiliyor, biz gençler onun bize anlattıklarıyla dünyaya bakıyorsak, bu demektir ki Atatürk hala bizim yanımızda, bizim içimizdedir.
Atatürk ölmedi, kalbimizde yaşıyor… Şüphesiz doğru ama kalbimizde yaşayan Atatürk sevgisidir. Ama aslında Atatürk başka bir yerdedir.
Atatürk ölmedi, beynimizde yaşıyor…
Eğer ben Atatürk’ün ölmediğine, ölümsüz olduğuna inanıyorsam niye bugün üzüleyim ki?
Adaletin Öznelliği ve N.Ç. Davası
Eskiden bir şey yazmak istediğimde yazacağım herşeyi düşünüp, planlayıp öyle yazmaya başlardım ama artık aklıma bir konu geldiğinde oturup hemen yazmaya başlayabiliyorum. Yazdıkça devamı geliyor. Yaza yaza yazma kabiliyetim gelişti galiba, ee bu blogu açtığımdan beri 35 yazı yazmışım:)) Ama yine de yazmak vakit alıyor, o yüzden de “bunun hakkında bir şeyler yazarım” dediğim konuları taslak olarak kaydedip boş vaktim olduğunda oturup yazıyorum. Bu şekilde not aldığım bi haber vardı:
Cidden üzücü bi hikaye. Ben pek etkilenmem bu tarz haberlerden, insanlar olaya duygusal yaklaşıp üzülürler falan.. Bana pek o durumlar olmaz, en fazla yazık derim geçerim pek de umrumda olmaz. Ama bu sefer bu haberi okuduğumda o kızın yaşadıklarına üzüldüm harbiden. O kızın hayatını mahveden bu kadar aşağılık bir insanın bu dünyadan gitmiş olmasına ve kızın da tekrardan hayatını düzeltme şansına kavuşmasına sevindim.
Tabi bu yazıyı yazma amacım bu değil. Bu hikayenin ilginç bi özelliğine değinmek istiyorum. Kız babasını soğukkanlılıkla öldürüyor, herhangi bir cinnet durumu veya anlık kışkırtma mevzusu yok. Normal şartlar altında kızın cinayetten suçlu bulunup ceza alması gerekiyor. Tabi ki kızın alacağı ceza kanunlarda belirtilen minimumlarda olacak yaşadıklarından dolayı. Alt mahkemede de dava böyle sonuçlanıyor. Tam bir “evet haklısın ama malesef kurallar böyle” durumu. Alt mahkeme de kuralları uyguluyor, verilebilecek en düşük cezayı veriyor ama yine de ceza veriyor. Ama yargıtay bu cezayı kaldırıyor.
Adaletin öznelliği demiştik değil mi? Ceza avukatlarının bir davayla ilgili merak ettikleri ilk şeylerden biri davaya hangi hakimin bakacağıdır. Çünkü hakimden hakime çok fark vardır; kimisi mesela genç sanıklara daha az ceza verme eğilimindedir, kimisi de acayip katıdır kimsenin gözünün yaşına bakmaz. İşte avukatlar bunların hepsini bilirler, her hakimi tanırlar. Avukatların hep aynı şehir bazlı çalışmalarının sebeplerinden biri de budur işte. Her neyse demek istediğim şey şu: her ne kadar kanunlar yazılı olsa da uygulayanlar insan oldukları için adalet hiçbir zamana nesnel değildir. Bu öznellik bu hikayede olduğu gibi güzel yönde işleyebildiği gibi yüzlerce başka davada olduğu gibi kötü yönde de işleyebilir. Basit, parası olan kendini daha iyi savunacak avukatı tutabilir veya hakimin gözünde, sahip olduğu nüfuzundan dolayı ceza verilmesi daha zor olabilir. Fakir olan da çoğunlukla kaderine boyun eğer, belki de işlemediği bi suçtan dolayı hapse girer. Bunların filmlerde olduğunu sanmayın. Evet içerdeki herkese sorsanız masumum der ama içlerinde gerçekten de suçsuz yere senelerce yatanlar da vardır, hayatın acı yüzü.
Yargıtay bu hikayemizde pek de rastlanılmayan, sanki bu dava için uydurulmuş bir gerekçeyle cezayı kaldırıyor ve biz “kamu vicdanını” rahatlatacak bir karara imza atıyor. Aferin sana yargıtay! Ama durun bi saniye ya, aynı yargıtay bu aralar baya tartışılan bir karara daha imza attı: meşhur N.Ç. davası. N.Ç. 13 yaşındayken satıldığı 26 kişinin tecavüzüne uğruyor. Davanın ardından mahkemenin verdiği karar büyük tepki topladı, yerel mahkeme N.Ç.’nin babası yaşındaki kişilerle kendi rızasıyla birlikte olduğu söyledi. Allah aşkına 13 yaşında mı kendi rızasıyla!! Neyse oraya girmeyelim şimdi. Sonra dava yargıtaya taşındı ve yargıtay da yerel mahkemenin görüşüne katıldı, cezaların alt sınırdan verilmesine onay verdi. Böylece sanıklar 10 yıl cezadan falan kurtulmuş oldular. Sonuç olarak tabiri caizse yer yerinden oynadı ülkede, Cumhurbaşkanı bile bu kararlarla alakalı rahatsızlığını dile getirdi. Tabi bu kararı verenlere sordular. Haberden bi paragrafı alıntılayım, yargıtay 14. daire başkanı abimiz verdikleri kararı şöyle savunuyor:
…Şimdi kemik grafilerine göre 14 yaşında, 15 yaşına da çok az var. Dolayısıyla mahkeme de diyor ki, 15 yaşını bitirseydi suç vasfı değişecekti. O yüzden asgari hadden cezayı kurmuş. Biz de bunu yerinde bulup onadık.
Tam bir eline yüzüne bulaştırma durumu. Bitirseydi, değişecektilerle adalet sistemimiz karar veriyor, ne güzel değil mi?
Neyse ben bu yazıyı bu kararları verenlere öfke kusmak için yazmadım. Bahsetmek istediğim şey adaletin ne kadar öznel bir şey olduğuydu. N.Ç. davasında peki bundan sonra ne olacak? Tahmin etmesi güç değil, dava bu kadar kamuoyunda tepki gördükten sonra verilen kararlar bozulacak ve sanıklar hakkettikleri olan daha fazla cezaları alacaklar. Ama asıl trajik olan ne biliyor musunuz? Ya hiç bu dava bu kadar medyaya yansımasaydı? Ya hiç duyulmasaydı? Bu 26 insan (!) asgari cezalarla paçayı kurtaracaklar mıydı? Malesef evet…
Eee sonra?
Size bir hikaye anlatayım.
Günlerden bir gün, ada olmasına bir kalmış bir diyarda, bir adamın aklına bir şey gelmiş. O adam bu aklına gelen şeyi konuşmak için Devlet’in karşısına çıkmış ve demiş ki:
–Devlet Devlet ey Devlet, sen benim kim olduğumu biliyor musun?
Devlet adama bakmış ve cevap vermiş:
–Ben bir denizim ve sen de beni oluşturan su tanelerinden birisin.
Adam başını iki yana sallamış:
–Evet ben o denizdeki bir su tanesiyim ama diğer su taneleri gibi değilim. Ben denizin derinliklerinden çıkan bir sıcak su tanesiyim, diğerlerine benzemem demiş.
Devlet umursamaz bir tavırla:
–Neyse nesin, benim için diğer su tanelerinden bir farkın yok. Şimdi niye buraya geldiğine gel. Benim o kadar işim gücüm var, sana ayıracak çok vaktim yok demiş.
Adam anlatmaya başlamış:
–Devlet, geçenlerde oturmuş kendi kendime düşünüyordum. Aklıma bir şey takıldı, bunu senle konuşmak için buraya geldim. Benim babalarım, dedelerim falan bu bizim konuştuğumuz dilden başka bir dilde daha konuşurlarmış.
Devlet araya girmiş:
–Doğrudur, bu ülkede herkes istediği dilde konuşabilir. Öğrenmişlerdir konuşuyorlardır, normal bir şey bu.
Adam, Devlet’in lafını kesmesine biraz bozulmuş ve Devlet’ten derdini tamamen anlatana kadar konuşmasını bölmemesini istemiş. Devlet de “peki” demiş. Adam konuşmaya devam etmiş:
–Haklısın, vakti zamanında öğrenmişler ama bu dil öyle normal bir dil değilmiş. Bu dil onların kendi diliymiş.
Devlet tam yine araya girecekmiş ki biraz önce kabul ettiği şeyi hatırlayıp kendini tutmuş. Adam devam etmiş konuşmaya:
–İşte o dili ben de konuşmak istiyorum. Bunun için senden bir şeyler isteyeceğim. Buraya gelme sebebim budur işte demiş
Devlet:
–Ne isteyecekmişsin bir duyalım.
Adam isteklerini sıralamaya başlamış:
–Ben bu dili konuşarak insanlarla anlaşmak istiyorum.
Devlet:
–Bunu yapmakta zaten özgürsün. Git istediğinle istediğin dilde konuş, bana ne bundan? diye cevap vermiş
Adam devam etmiş isteklerine:
–Tamam ama ben her yerde bu dili konuşmak istiyorum; bakkalda, bankada, otobüste, hastanede, her yerde…
Devlet hafiften sıkılmaya başlamış:
–Farzedelim ki bu isteğini kabul ettim, eee sonra?
–Ben çocuklarımla da bu dilde konuşmak istiyorum, o yüzden onlara da bu dili öğreteceğim.
–Eee sonra?
–Çocuklarım da benim gibi hayatlarında sadece bu dilde konuşsunlar, çünkü bu dil bizim dilimiz. Bu sebeple çocuklarıma okulda bu dilde eğitim verilmesini istiyorum.
–Eee sonra?
–Bütün gazetelerimin, kitaplarımın, tabelalarımın, kısacası bütün şehrimin bu dilde olmasını istiyorum. Herkesin bu dilde anlaşmasını istiyorum.
Devlet iyice sıkılmış ve “bitti mi?” diye sormuş.
Adam:
–Evet sizden istediklerim bu kadar. Nasıl istediğim dili konuşmakta özgürsem bu isteklerimin de bu özgürlüğümle alakalı olduğunu düşünüyorum ve isteklerimi yerine getirmenizi istiyorum sizden.
Devlet biraz düşünmüş ve adama bazı sorular sormaya başlamış:
–Diyelim ki ben şimdi senin bu isteklerini kabul ettim. İleride senin benden başka isteklerin de olacak, yanılıyor muyum?
–Evet olabilir ileride, bilmiyorum. Ama bunun şu anla ne alakası var?
Devlet devam etmiş:
–Şöyle bir alakası var. Ben bugün senin isteklerini kabul edersem, sen bana sürekli başka isteklerle geleceksin. Önce yasalarında benden de bahset diyeceksin.
–Diyelim ki dedim. Eee sonra?
–Ben yasalarımda senden söz edeceğim. Sonra sen yine geleceksin ve benden sadece kendi dilini konuşma hakkını isteyeceksin.
–Eee sonra?
–Sonra diyeceksin ki, “biz burada kendi kendimize ne güzel aynı dili konuşuyoruz. Artık biz burasıyla alakalı kararların hepsini kendimiz vermek istiyoruz.”
Adam, Devlet’in dediklerini onaylıyormuş ama bir yandan da Devlet’in bunları anlatarak nereye varmak istediğini anlamaya çalışıyormuş. Devlet’e sormuş:
–Diyelim ki zaman içinde bunları senden istedim. Ne olacak yani, ne demek istiyorsun sen bana şimdi?
Devlet bütün olayı özetlemiş:
–Önce dil dersin, sonra o dili her yerde konuşmak istersin. Sonra biz burada farklıydık, daha da farklı olduk, buralar yine sizin olsun ama bizim farklı bir adımız olsun istersin. Bunlar olurken aradan biraz vakit geçer ve bir bakarız ki artık ne benim senin yanına gönderdiğim kişi orada sizinle konuşarak anlaşabilir olmuş, ne de sizin oradan birisi başka bir yere gidince oradakilerle anlaşabilir olmuş. Sonuçta; Sizin orası, Bizim burası, Sizler ve Bizler olmuş oluruz. O zaman benim tek Devlet olmamın ne anlamı kalır ki?