Ben Hiç 10 Kasım’da Üzülmedim ve Üzülmeyeceğim de!

Sivas'ta bir genç bir sorununu paylaşıyor -Kasım 1930
Atatürk’ü seviyor muyum? Evet hem de çok. Ama Atatürkçü müyüm? Bilmiyorum… Aslında Atatürkçü olmak için ne lazım onu da bilmiyorum. Etiketlerle aram hep kötü olmuştur zaten. Fakat dediğim gibi Atatürk’ü çok seviyorum.
Şüphesiz ölüm üzücü bir şey. Sevdiklerini kaybetmek, bir daha geri dönmeyeceklerini bilerek kaybetmek çok üzücü gerçekten. O yüzden çevremizden biri veya sevdiğimiz biri veya belki de hiç tanımadığımız biri öldüğü zaman bu bizi etkiliyor. O an bir üzüntü yaşıyoruz ama zamanla alışıyoruz artık onun gittiğine, geri dönmeyeceğine. Bu anlayabildiğim bir üzüntü.
Lafı uzatmıyorum içimden geçeni söylüyorum. Ben gerçekten insanların 10 Kasım’da neden üzüldüklerine bir anlam veremiyorum. Atatürk de bir insandı ve ölmesi gerekiyordu. Evet genç sayılabilecek bir yaşta bu dünyadan ayrılmıştı ama ileri görüşlülüğü yıllarca bu ülkeyi yönetenlerin yanında yer aldı. Belki o buradan 1938′de ayrılmıştı ama onun ileri görüşlülüğüydü ikinci dünya savaşının olacağını ve bizim bu savaşta yer almamamız gerektiğini söyleyen. Atatürk’ün insan olarak ölümü kaçınılmaz bir sondu, bunda üzülecek bir şey göremiyorum. Herkes gibi onun da bir fani yaşamı vardı.
Atatürk’ü anlatmaya benim kelimelerim, cümlelerim yetmez. Ama benim için Atatürk sadece bundan yıllar önce bu vatanı düşmanlardan kurtarmış bir kumandan veya bu ülkeyi kurmuş bir lider değildir. Atatürk benim için bir insandan ziyade bir kavramdır, bir hayat görüşüdür aslında. Dünyaya insan olan Atatürk’ün düşünceleriyle bakmaktır. Yani Atatürk benim için bir düşünceler bütünüdür aslında. Ve açık konuşmak gerekirse insan olan Atatürk’ten ziyade beni bu Atatürk ilgilendiriyor. Çünkü insanlar ölür, fikirler kalır. Atatürk’ün bize en büyük mirası da şüphesiz fikirleridir, öğütleridir. Ve eğer bu fikirler hala okullarda çocuklara öğretiliyor, biz gençler onun bize anlattıklarıyla dünyaya bakıyorsak, bu demektir ki Atatürk hala bizim yanımızda, bizim içimizdedir.
Atatürk ölmedi, kalbimizde yaşıyor… Şüphesiz doğru ama kalbimizde yaşayan Atatürk sevgisidir. Ama aslında Atatürk başka bir yerdedir.
Atatürk ölmedi, beynimizde yaşıyor…
Eğer ben Atatürk’ün ölmediğine, ölümsüz olduğuna inanıyorsam niye bugün üzüleyim ki?
Adaletin Öznelliği ve N.Ç. Davası
Eskiden bir şey yazmak istediğimde yazacağım herşeyi düşünüp, planlayıp öyle yazmaya başlardım ama artık aklıma bir konu geldiğinde oturup hemen yazmaya başlayabiliyorum. Yazdıkça devamı geliyor. Yaza yaza yazma kabiliyetim gelişti galiba, ee bu blogu açtığımdan beri 35 yazı yazmışım:)) Ama yine de yazmak vakit alıyor, o yüzden de “bunun hakkında bir şeyler yazarım” dediğim konuları taslak olarak kaydedip boş vaktim olduğunda oturup yazıyorum. Bu şekilde not aldığım bi haber vardı:
Cidden üzücü bi hikaye. Ben pek etkilenmem bu tarz haberlerden, insanlar olaya duygusal yaklaşıp üzülürler falan.. Bana pek o durumlar olmaz, en fazla yazık derim geçerim pek de umrumda olmaz. Ama bu sefer bu haberi okuduğumda o kızın yaşadıklarına üzüldüm harbiden. O kızın hayatını mahveden bu kadar aşağılık bir insanın bu dünyadan gitmiş olmasına ve kızın da tekrardan hayatını düzeltme şansına kavuşmasına sevindim.
Tabi bu yazıyı yazma amacım bu değil. Bu hikayenin ilginç bi özelliğine değinmek istiyorum. Kız babasını soğukkanlılıkla öldürüyor, herhangi bir cinnet durumu veya anlık kışkırtma mevzusu yok. Normal şartlar altında kızın cinayetten suçlu bulunup ceza alması gerekiyor. Tabi ki kızın alacağı ceza kanunlarda belirtilen minimumlarda olacak yaşadıklarından dolayı. Alt mahkemede de dava böyle sonuçlanıyor. Tam bir “evet haklısın ama malesef kurallar böyle” durumu. Alt mahkeme de kuralları uyguluyor, verilebilecek en düşük cezayı veriyor ama yine de ceza veriyor. Ama yargıtay bu cezayı kaldırıyor.
Adaletin öznelliği demiştik değil mi? Ceza avukatlarının bir davayla ilgili merak ettikleri ilk şeylerden biri davaya hangi hakimin bakacağıdır. Çünkü hakimden hakime çok fark vardır; kimisi mesela genç sanıklara daha az ceza verme eğilimindedir, kimisi de acayip katıdır kimsenin gözünün yaşına bakmaz. İşte avukatlar bunların hepsini bilirler, her hakimi tanırlar. Avukatların hep aynı şehir bazlı çalışmalarının sebeplerinden biri de budur işte. Her neyse demek istediğim şey şu: her ne kadar kanunlar yazılı olsa da uygulayanlar insan oldukları için adalet hiçbir zamana nesnel değildir. Bu öznellik bu hikayede olduğu gibi güzel yönde işleyebildiği gibi yüzlerce başka davada olduğu gibi kötü yönde de işleyebilir. Basit, parası olan kendini daha iyi savunacak avukatı tutabilir veya hakimin gözünde, sahip olduğu nüfuzundan dolayı ceza verilmesi daha zor olabilir. Fakir olan da çoğunlukla kaderine boyun eğer, belki de işlemediği bi suçtan dolayı hapse girer. Bunların filmlerde olduğunu sanmayın. Evet içerdeki herkese sorsanız masumum der ama içlerinde gerçekten de suçsuz yere senelerce yatanlar da vardır, hayatın acı yüzü.
Yargıtay bu hikayemizde pek de rastlanılmayan, sanki bu dava için uydurulmuş bir gerekçeyle cezayı kaldırıyor ve biz “kamu vicdanını” rahatlatacak bir karara imza atıyor. Aferin sana yargıtay! Ama durun bi saniye ya, aynı yargıtay bu aralar baya tartışılan bir karara daha imza attı: meşhur N.Ç. davası. N.Ç. 13 yaşındayken satıldığı 26 kişinin tecavüzüne uğruyor. Davanın ardından mahkemenin verdiği karar büyük tepki topladı, yerel mahkeme N.Ç.’nin babası yaşındaki kişilerle kendi rızasıyla birlikte olduğu söyledi. Allah aşkına 13 yaşında mı kendi rızasıyla!! Neyse oraya girmeyelim şimdi. Sonra dava yargıtaya taşındı ve yargıtay da yerel mahkemenin görüşüne katıldı, cezaların alt sınırdan verilmesine onay verdi. Böylece sanıklar 10 yıl cezadan falan kurtulmuş oldular. Sonuç olarak tabiri caizse yer yerinden oynadı ülkede, Cumhurbaşkanı bile bu kararlarla alakalı rahatsızlığını dile getirdi. Tabi bu kararı verenlere sordular. Haberden bi paragrafı alıntılayım, yargıtay 14. daire başkanı abimiz verdikleri kararı şöyle savunuyor:
…Şimdi kemik grafilerine göre 14 yaşında, 15 yaşına da çok az var. Dolayısıyla mahkeme de diyor ki, 15 yaşını bitirseydi suç vasfı değişecekti. O yüzden asgari hadden cezayı kurmuş. Biz de bunu yerinde bulup onadık.
Tam bir eline yüzüne bulaştırma durumu. Bitirseydi, değişecektilerle adalet sistemimiz karar veriyor, ne güzel değil mi?
Neyse ben bu yazıyı bu kararları verenlere öfke kusmak için yazmadım. Bahsetmek istediğim şey adaletin ne kadar öznel bir şey olduğuydu. N.Ç. davasında peki bundan sonra ne olacak? Tahmin etmesi güç değil, dava bu kadar kamuoyunda tepki gördükten sonra verilen kararlar bozulacak ve sanıklar hakkettikleri olan daha fazla cezaları alacaklar. Ama asıl trajik olan ne biliyor musunuz? Ya hiç bu dava bu kadar medyaya yansımasaydı? Ya hiç duyulmasaydı? Bu 26 insan (!) asgari cezalarla paçayı kurtaracaklar mıydı? Malesef evet…
6 ay sonradan gelen ömer: sanırım malesef bu insanların cezaları değişmedi.. asıl trajik olan da bu olmuş oldu galiba
Eee sonra?
Size bir hikaye anlatayım.
Günlerden bir gün, ada olmasına bir kalmış bir diyarda, bir adamın aklına bir şey gelmiş. O adam bu aklına gelen şeyi konuşmak için Devlet’in karşısına çıkmış ve demiş ki:
–Devlet Devlet ey Devlet, sen benim kim olduğumu biliyor musun?
Devlet adama bakmış ve cevap vermiş:
–Ben bir denizim ve sen de beni oluşturan su tanelerinden birisin.
Adam başını iki yana sallamış:
–Evet ben o denizdeki bir su tanesiyim ama diğer su taneleri gibi değilim. Ben denizin derinliklerinden çıkan bir sıcak su tanesiyim, diğerlerine benzemem demiş.
Devlet umursamaz bir tavırla:
–Neyse nesin, benim için diğer su tanelerinden bir farkın yok. Şimdi niye buraya geldiğine gel. Benim o kadar işim gücüm var, sana ayıracak çok vaktim yok demiş.
Adam anlatmaya başlamış:
–Devlet, geçenlerde oturmuş kendi kendime düşünüyordum. Aklıma bir şey takıldı, bunu senle konuşmak için buraya geldim. Benim babalarım, dedelerim falan bu bizim konuştuğumuz dilden başka bir dilde daha konuşurlarmış.
Devlet araya girmiş:
–Doğrudur, bu ülkede herkes istediği dilde konuşabilir. Öğrenmişlerdir konuşuyorlardır, normal bir şey bu.
Adam, Devlet’in lafını kesmesine biraz bozulmuş ve Devlet’ten derdini tamamen anlatana kadar konuşmasını bölmemesini istemiş. Devlet de “peki” demiş. Adam konuşmaya devam etmiş:
–Haklısın, vakti zamanında öğrenmişler ama bu dil öyle normal bir dil değilmiş. Bu dil onların kendi diliymiş.
Devlet tam yine araya girecekmiş ki biraz önce kabul ettiği şeyi hatırlayıp kendini tutmuş. Adam devam etmiş konuşmaya:
–İşte o dili ben de konuşmak istiyorum. Bunun için senden bir şeyler isteyeceğim. Buraya gelme sebebim budur işte demiş
Devlet:
–Ne isteyecekmişsin bir duyalım.
Adam isteklerini sıralamaya başlamış:
–Ben bu dili konuşarak insanlarla anlaşmak istiyorum.
Devlet:
–Bunu yapmakta zaten özgürsün. Git istediğinle istediğin dilde konuş, bana ne bundan? diye cevap vermiş
Adam devam etmiş isteklerine:
–Tamam ama ben her yerde bu dili konuşmak istiyorum; bakkalda, bankada, otobüste, hastanede, her yerde…
Devlet hafiften sıkılmaya başlamış:
–Farzedelim ki bu isteğini kabul ettim, eee sonra?
–Ben çocuklarımla da bu dilde konuşmak istiyorum, o yüzden onlara da bu dili öğreteceğim.
–Eee sonra?
–Çocuklarım da benim gibi hayatlarında sadece bu dilde konuşsunlar, çünkü bu dil bizim dilimiz. Bu sebeple çocuklarıma okulda bu dilde eğitim verilmesini istiyorum.
–Eee sonra?
–Bütün gazetelerimin, kitaplarımın, tabelalarımın, kısacası bütün şehrimin bu dilde olmasını istiyorum. Herkesin bu dilde anlaşmasını istiyorum.
Devlet iyice sıkılmış ve “bitti mi?” diye sormuş.
Adam:
–Evet sizden istediklerim bu kadar. Nasıl istediğim dili konuşmakta özgürsem bu isteklerimin de bu özgürlüğümle alakalı olduğunu düşünüyorum ve isteklerimi yerine getirmenizi istiyorum sizden.
Devlet biraz düşünmüş ve adama bazı sorular sormaya başlamış:
–Diyelim ki ben şimdi senin bu isteklerini kabul ettim. İleride senin benden başka isteklerin de olacak, yanılıyor muyum?
–Evet olabilir ileride, bilmiyorum. Ama bunun şu anla ne alakası var?
Devlet devam etmiş:
–Şöyle bir alakası var. Ben bugün senin isteklerini kabul edersem, sen bana sürekli başka isteklerle geleceksin. Önce yasalarında benden de bahset diyeceksin.
–Diyelim ki dedim. Eee sonra?
–Ben yasalarımda senden söz edeceğim. Sonra sen yine geleceksin ve benden sadece kendi dilini konuşma hakkını isteyeceksin.
–Eee sonra?
–Sonra diyeceksin ki, “biz burada kendi kendimize ne güzel aynı dili konuşuyoruz. Artık biz burasıyla alakalı kararların hepsini kendimiz vermek istiyoruz.”
Adam, Devlet’in dediklerini onaylıyormuş ama bir yandan da Devlet’in bunları anlatarak nereye varmak istediğini anlamaya çalışıyormuş. Devlet’e sormuş:
–Diyelim ki zaman içinde bunları senden istedim. Ne olacak yani, ne demek istiyorsun sen bana şimdi?
Devlet bütün olayı özetlemiş:
–Önce dil dersin, sonra o dili her yerde konuşmak istersin. Sonra biz burada farklıydık, daha da farklı olduk, buralar yine sizin olsun ama bizim farklı bir adımız olsun istersin. Bunlar olurken aradan biraz vakit geçer ve bir bakarız ki artık ne benim senin yanına gönderdiğim kişi orada sizinle konuşarak anlaşabilir olmuş, ne de sizin oradan birisi başka bir yere gidince oradakilerle anlaşabilir olmuş. Sonuçta; Sizin orası, Bizim burası, Sizler ve Bizler olmuş oluruz. O zaman benim tek Devlet olmamın ne anlamı kalır ki?
Çok Uzaklara Gitmek İstiyorum
Evet çok uzaklara gitmek istiyorum, hem de çok
Herşeyi arkamda bırakıp gitmek istiyorum
Anılarımı, düşüncelerimi, eşyalarımı, tanıdıklarımı…
Gittiğim yerde kimse beni tanımasın, kim olduğumu, nerden geldiğimi bilmesin istiyorum
Hayatımla olan bütün bağlarımı kopartıp yeni bir hayata başlamak istiyorum
Yanımda ne kimliğim ne telefonum ne sakladıklarım olsun
Tıpkı hayata sıfırdan başlayan bir çocuk gibi olmak istiyorum ben
Gittiğim yerin dilini konuşabileyim, insanlarıyla anlaşabileyim yeter, fazlasını istemiyorum
Yeni bir şans mı istiyorum? Hayır
Hayatım bir kitapsa, bir bölümü bitirip yeni bir bölüme geçmek istiyorum
Ama o bölümde benim haricimdeki herşey değişsin
Belki de kendime yeni bir ad bile bulabilirim, bilmiyorum
Ama herşeyi bırakıp gitmek istiyorum
Hayatımdaki herşey, herkes benim için yeni olsun istiyorum
Hiçbir şey hatırlamak istemiyorum, yeni bir doğum günüm bile olsun
Evet gerçekten çok uzaklara gitmek istiyorum, hem de çok uzaklara
Yağ Yangını: Çok Tehlikeli Hareketler
Yağ yangınıyla alakalı bir şeyler yazmak uzun zamandır aklımdaydı. Çok ilginç bir mekanizması olan bir olay. İlk öğrendiğimde beni baya şaşırtmıştı çünkü genel mantıkla tamamen çelişen bir şey. Bizim bilinçaltımıza yerleştirilen düşünce şu ki; bi yerde ateş görürsen üstüne su döküp onu söndürmek mantıklı olan, yapılması gereken davranıştır. O yüzden de her yıl yağ yangınından haberi olmayan yüzlerce, binlerce insan, yanan yağı söndürmek için üzerine su döküyor ve mutfaklarında yangın çıkmasına sebep oluyor.
Hemen olayın nasıl gerçekleştiğini kısaca anlatayım; mutfakta bir şeyler kızartmak için tencereye yağı koyup ısınması için ateşte bırakıyorsunuz. Sonra başka bir şeylere dalıp ocaktaki yağı unutuyorsunuz ve yağ aşırı derecede ısınıp alev alıyor ve bildiğiniz yanmaya başlıyor. Sonra yanan yağı görüyorsunuz ve yağ yangını konseptinden haberiniz olmadığı için üzerine su döküyorsunuz. Sonrası pufff!!! Tencereden tavana kadar alevler yükseliyor.
Durun en iyisi size bi videoyla göstereyim. Mythbusters izleyenler bilir, bir şeyi test ederken önce küçük ölçeklisini yaparlar ve onu üzerinden düzenlemeleri yapıp büyük ölçekliye geçerler. Bu video da yağ yangınının küçük ölçekli deneyi.
Gördüğünüz gibi bir kaşık su bile alevlerin ne kadar yükselmesine sebep olabiliyor. Yağ yangınının ne kadar bilindiğini öğrenmek için birkaç ev hanımına sordum. Öyle hiç bilinmeyen bir şey değil ama herkes de bilmiyor. Zaten ben de bu yazıyı bir arkadaşımın kardeşi yağ yangınını yaşayıp mutfaklarında ufak çaplı bir yangına sebep olduktan sonra yazmaya karar verdim. Herkesin en azından haberinin olması gereken bir şey olduğunu düşünüyorum. Şahsen hayatını mutfaktan baya bi uzakta geçiren benim bile başıma geldiyse, bu herkesin başına gelebilecek bir durum. Allahtan yanan yağı gördüğümde yağ yangınının ne olduğundan haberim vardı ve üstüne su dökmedim.
Peki yapılması gereken ne diye sorarsanız, bunun hakkında internette küçük bir araştırma yaptım, türlü türlü şeyler önermişler. Ama bence en mantıklı davranış etrafta bir yangın söndürücü varsa kullanmak, eğer yoksa ocağı kapatıp beklemek. Üflemek de işe yarıyo, birinci elden denendi:)
Bu video da büyük ölçekli deneyin yüksek hızlı kameradan görünümü. Daha fazla video için buraya göz atabilirsiniz. Daha da fazlası için internette “grease fire” diye aratabilirsiniz.