Saçmalamalar

Sen, Ben ya da Herhangi Biri: Muhteşem Salak

 

Şunu kesin olarak biliyoruz ki bu dünyada muhteşem insan diye biri var olmuyor ama yine de birilerini muhteşem yapanlar var, daha doğrusu onların muhteşem olduklarını zannedenler var. İşte bu insanlara muhteşem salak denir.

 

Belki farkedeniniz olmuştur, çok alakasız konularda yazmama rağmen hiç bulaşmadıklarım da var; özellikle iki şey üzerine hiç yazmıyorum: aşk ve siyaset. İkisinin de ayrı sebepleri var. Hani kafası iyi biriyle sohbet edersin, sen berbat bi espri yapsan da rezalet bi fıkra anlatsan da o her türlü yarılır. Çünkü adam zaten gülmek için sebep arıyodur. İşte aşığın durumu da sarhoştan farksız. Sen aşığın önüne ne kadar kötü bir şey koyarsan koy aşık yine düşüncelere dalar gider, sadece koyduğun şey aşkla alakalı olsun yeter. Yok karşındakinin aşkla alakası yoksa zaten senin söylediğin umrunda bile olmaz. (bkz. onlarca sallamadığınız aşkla alakalı facebook iletileri) Yazacağım şeyin değerinin olmayacağını bildiğim için de aşkla alakalı yazmıyorum işte. Ha bu tabi ki aşkla alakalı yazılmış şeyler değerli değildir demek değil. Sadece yazdığınızın değerli olabilmesi için bi Cemal Süreya falan olmanız gerekiyor, benim gibi biri olmak yetersiz. Siyasetle alakalı yazmamamın sebebi ise çok farklı. Bizim ülkemizde ne yazık ki siyasi mevzulara particilik önyargılarıyla bakıyoruz. Yani birinin dediklerinden önce o kişinin siyasi görüşüne/partisine bakıyoruz, sonra önyargı koleksiyonumuzdan ilgili önyargıları seçip onun dediklerini öyle değerlendiriyoruz. Ben de yazdıklarımı okuyup beni bir tarafa koymaya çalışmanızı istemediğim için hiçbir şey yazmıyorum. Zaten alakasız aptal salak bi yaklaşımım var siyasete, sadece ailem falan bilir siyasi görüşlerimi. Yani yanlış anlaşılmamak için siyasete hiç değinmiyorum.

Ama bu seferlik bir istisna yapıp aşk üzerine yazıyorum. Çünkü çok sevdiğim, örneklerini gördükçe beni güldüren ve bir o kadar da şaşırtıcı olan bi yanılsamadan bahsetmek istiyorum. Bugün size muhteşem salakları anlatıyorum.

Malesef aşk diye bir şey var ve aşk ne üç günlük bi eğlence ne de beş gün süren bir şey. Kapılıp da sürünen çok, hem de ne kapılma ama. Boşuna aşkın gözü kördür diye bi klişemiz yok, harbiden de kör. Bir zamanlar o kız senin için dünyanın en güzel kızıydı, o çocuktan yakışıklısı da yoktu. Ha çok güzel veya yakışıklı olmasa da, dünyanın en iyisi olmadığını bilsen de sen kendinle konuşurken “olsun belki gerçekten en güzeli değil ama benim için en güzeli çünkü ben ona aşığım” derdin. Durun ya güzellik, yakışıklılık çok göreceli şeyler, onların yerine başka bir şey koyalım. Mesela zekayı ele alalım. Bu güzellikte olan yanılsama aslında zekada ve zeka gibi bir çok özellikte de aynen mevcut. Karşımızdakini olduğundan çok daha zeki çok daha becerikli çok daha vesaire şeklinde görüyoruz. Ama sonra ne oldu, sanki puff diye herşey değişti, tekrar sağlıklı görebilmeye başladın. Şimdi onun hakkındaki düşündüklerine bi bakıyosun, bi de vakti zamanında düşündüklerine… gülüyosun… bu kadar mı gözümde büyütmüşüm, bu kadar mı salakmışım lan diyosun belki de. Ama bişey diyi mi, harbiden de o kadar salaktın be abi. Mazeretin vardı orası ayrı, aşıktın. Ama sonuçta salaktın hem de muhteşem salak.

Bu durumun benzeri aile ilişkilerinde de mevcut, mesela küçük çocukla babanın ilişkisini ele alalım. 5 yaşındaki çocuğa göre dünyanın en kuvvetli insanı da, en çok şey bileni de babasıdır. Ama sonra ne olur, çocuk büyür, ergenliğin de katkılarıyla “babam ne bilir ki?” olur vaziyet. Tabi zaman geçer daha da büyür, mantıklı düşünmeye başlar ve babasının en azından bir şeyler bildiğinin farkına varır.

Sanırım bu gözümüzde büyütmelerin temelinde yatan şey karşımızdakine verdiğimiz değer. Eğer birisi bizim için değerliyse onu göklere çıkartıyoruz. Bunun da hayattaki en belirgin örneği anneler. Annelerin çocuklarına olan sevgilerinin bu dünyadaki en büyük sevgi olduğuna inanıyorum ben. İşte bu sevgiden dolayı da anneler evlatlarına bakarken onları olduklarından çok çok daha yukarılarda görüyorlar. Benim çocuğum başarısızdır dememek için her ay binlerce lira zarar eden çocuklarının başında olduğu işletmeleri kapatmayan aileler mi dersiniz, sırf insanlara çocuğunun akıllı olduğunu göstermek için on tane dersten özel ders aldıran mı dersiniz… Hepsinin temelinde yatan çocuklarını olduklarından çok daha üstün zannetmeleri. Ve buna sebep olan da çocuklarına olan sevgileri tabi ki.

Aşk aslında anlık bi sevgi yüklenmesi, bir sevgi patlamasıdır. Çok yüksek miktarda sevginin bir süreliğine var olmasıdır. Ve dengeli bir yapısı yok, yani zaman içerisinde azalmak zorunda. O yüzden de her aşk zamanla ateşini yitirmeye mahkum. Ama şöyle bir durum var, aşk sevgiden oluşuyor ve eğer o patlamadaki sevgilerin birazı bile kalıcı olmayı başarabilirse işte o zaman gerçek sevgi ortaya çıkıyor. Zaten bu yüzden de insanlar aşkın değil de gerçek sevginin peşindeler. Tabi ki gerçek sevginin de yanıltıcılığı var -aile örneğinde bahsettiğim gibi- ama bu yanılsama aşkta olanla kıyaslandığında çok çok az kalıyor. Zaten birine değer verdikten sonra bunun olması kaçınılmaz. Sadece benim size anlatmak istediğim bu yanılsamanın aşkta devasa boyutlara ulaşması, birini muhteşem salak yapacak kadar olmasıydı.

Ne olursa olsun muhteşem salak olmamak lazım.

Saygılarımla

Çok Uzaklara Gitmek İstiyorum

Evet çok uzaklara gitmek istiyorum, hem de çok

Herşeyi arkamda bırakıp gitmek istiyorum

Anılarımı, düşüncelerimi, eşyalarımı, tanıdıklarımı…

Gittiğim yerde kimse beni tanımasın, kim olduğumu, nerden geldiğimi bilmesin istiyorum

Hayatımla olan bütün bağlarımı kopartıp yeni bir hayata başlamak istiyorum

Yanımda ne kimliğim ne telefonum ne sakladıklarım olsun

Tıpkı hayata sıfırdan başlayan bir çocuk gibi olmak istiyorum ben

Gittiğim yerin dilini konuşabileyim, insanlarıyla anlaşabileyim yeter, fazlasını istemiyorum

Yeni bir şans mı istiyorum? Hayır

Hayatım bir kitapsa, bir bölümü bitirip yeni bir bölüme geçmek istiyorum

Ama o bölümde benim haricimdeki herşey değişsin

Belki de kendime yeni bir ad bile bulabilirim, bilmiyorum

Ama herşeyi bırakıp gitmek istiyorum

Hayatımdaki herşey, herkes benim için yeni olsun istiyorum

Hiçbir şey hatırlamak istemiyorum, yeni bir doğum günüm bile olsun

Evet gerçekten çok uzaklara gitmek istiyorum, hem de çok uzaklara

Gülüyorsak sorun yoktur di mi?

-kendisi steve irwin’dir. konumuzla alakası yok, sadece hep gülerdi timsah avcısı. öldüğünde üzülmüştüm. bi ara bahsederim belki kendinden

Vee yine aptal salak bi hayat analizi yazısıyla karşınızdayım. Bu aralar nedense bu konulara çok sardım. Nedenini düşündüm de, galiba merak. Galiba bende hala çocuk merakı var, hani şu her gördüğünü merak eden çocuğunki. Sanırım ben bu merakımı büyümeme rağmen taşıyorum, kaybetmemişim. İşin güzel yanı bu merak baya bişeyler öğrenmeme de vesile oluyor. Durun anlatim bi örnek.

Mesela bugün dişçimden dolgularda kullanılan materyallerle alakalı güzel şeyler öğrendim. Eskiden kullanılan, eski dediysek o kadar eski değil hepimizin bildiği dolgularda sıkça kullanılan gümüş içeren koyu renkli dolgu kaplamalarının yerine daha estetik olan beyaz renkli dolgu maddelerinin kullanımı artmış. Önceden gümüş içeren dolgularla beyaz dolgular arasında önemli bi kuvvet farkı varmış. Daha dayanıklı olsun diye bu gümüşlü madde, dolgu yaparken en üstte kaplama olarak kullanılıyomuş. Ama son yıllardaki gelişmelerin sonucunda beyaz dolgularla gümüşlü dolgular arasındaki kuvvet/dayanıklılık farkı çok azalmış ve ihmal edilebilecek düzeye gelmiş. Bu yüzden de artık beyaz dolgular daha sık kullanılır olmuş. Mesela bunu nasıl öğrendin diye sorarsanız, dişçime düşmüş olan siyah renkli dolgumun yerine neden yeni dolguyu beyaz yaptığını sordum, o da anlattı sağolsun.

Evet böyle saçmasapan çok bilgi biliyorum işte ben, çoğu işime yaramıyo ama bilmek hoşuma gidiyo galiba. Neyse bunu size niye anlatıyorum peki, çünkü benim öyle modern filozof falan olmak gibi bi gayem yok. Beni öyle görmeyin lütfen, çünkü zaten çok fazla var onlardan ve açıkcası biraz komikler. Çok gülüyorum lan ben onlara, hepsi böyle bi hayatın anlamını çözme, şahinin arkasına yazdırılacak söz söyleme çabasında falanlar lan:D Yok yok, yok benim öyle olmak gibi bi hedefim, bunlar sadece öyle meraktan bişeyleri düşünürken aklıma geliyo, e o kadar üstüne düşündük, bari bi yazıya dökeyim de kalıcı olsun diyorum işte.

Uzun bir girişin ardından asıl yazıya gelelim, yine bi soru var: Gülüyorsak sorun yoktur di mi?

Ne güzel, hayatta bazı şeylerin somut göstergeleri var. Hız, sıcaklık, kuvvet falan filan işte. Bunları ölçmek çok kolay, uygun cihazı kullan yeter. Ama malesef bazı şeyleri ölçmek bu kadar kolay olmuyor. Mesela birine aşık olduğunuzu nasıl anlayabilirsiniz? Evet bazı göstergeleri var ama bunlar bize kesin sonucu veriyor mu her zaman? Hislerimiz yanılmıyor mu hiç? Hislerim çok kuvvetlidir diyen bile yanılabiliyor. Hislerimize güvenmeliyiz ama sadece hislerimize göre hareket edersek, mantığımızı yitiririz. Yani çok kısa bi örnekle, birisinin bizi kandırdığını düşünüyosak/hissediyosak, bu hislerimizi bi kenara atamayız ama sadece içimize düşen kurttan dolayı da kesin bi kanıya ulaşamayız, mantığımızla düşünüp bi karar vermemiz gerekir.

Peki o zaman hadi duygularımızı somutlaştıralım. En basitinden ağlıyorsak üzgünüzdür. Tersi tabi ki doğru değil, ama eğer ağlıyorsak bişeye üzgün olduğumuz içindir. Ağlamak, sevinç, sinir gibi başka duyguların dışa vurumu da olabilir ama benim demek istediğim şu: eğer üzülme hallerindeysek ve ağlıyorsak, o zaman kesinlikle üzgünüzdür. Ya peki hayatta mutlu olup olmadığımızın göstergesi nedir? Sanırım o da gülmek.

Bi yerdeyken gülüyosak o yerde mutluyuzdur. Aynı şekilde birilerinin yanındayken gülüyosak, o insanlar bizi mutlu eden insanlardır. Kendimizi kötü hissettiğimiz zaman “bişey” yapmak bizi güldürüyorsa, o bişey de bizi mutlu eden şeydir işte. Burada başka birinin mutlu olup olmadığını anlamaktan bahsetmiyorum, kendimizin mutlu olup olmadığını anlamaktan bahsediyorum. Yoksa dışardan gülerken içerden ağlayan çok insan var. Gülmek çok kolay bir şekilde taklit edilebilen bi eylem.

Yazmadan önce ve yazarken hep bu “gülüyosak mutluyuzdur” hipotezini çürütecek bişey var mı diye düşündüm. Aklıma bişey gelmedi. Yani eğer içimizden gelerek gülüyosak mutlu olmama ihtimalimiz var mı? Sanırım yok, varsa da ben o durumu hiç yaşamadım sanırım.

Peki hayatta genel olarak mutlu olup olmadığımızı nasıl anlayabiliriz? Galiba burda hislerimizden yararlanmak zorunda kalacağız. Moralimiz bi sebeple bozuk diyelim, bizi güldürecek bişey yaptık, güldüğümüz birilerinin yanında bulunduk. Eğer bu mutlu olma durumu sona erdikten sonra tekrar o morali bozuk halimize dönüyosak hayatımızdan mutlu değilizdir galiba. Yani o moral bozukluğu kalıcı bir hal almıştır artık, gülmek/bir süreliğine mutlu olmak onu geçirememiştir. Sonuç olarak hayatımızın o zamanında hayatımızdan mutlu değilizdir, bence.

Hayatımızdan mutlu olmak için sürekli gülüyor olmamıza gerek yok, imkan da yok zaten. Elbette bizi üzen şeyler de olacak, ama eğer gece kafamızı yastığa koyduğumuzda aklımıza bizi üzecek şeyler gelmiyorsa, o zaman mutluyuzdur bence. Bir sonraki yazının konusu: eğer kafamızı yastığa koyduğumuzda aklımıza bizi üzecek şeyler gelmiyorsa mutlu muyuzdur?:)) Şaka şaka, yeter bu kadar saçmalama, biraz da hayatın gerçeklerine yönelmek lazım, misal terimin 3. galatasaray dönemi:) Ya da bilmiyorum aklıma yine böyle bişeyler gelirse yine yazabilirim.

Her zamanki gibi okuduğunuz için teşekkürler.

Gülün biraz, hayat somurtmak için çok kısa.

Hayattaki en önemli şey nedir?


Sanırım bu sorunun tek bir cevabı var: sağlık. Bununla çelişen birine henüz rastlamadım. Her şeyin başı sağlık blah blah blah… anladınız işte. O zaman asıl soru şimdi geliyor, sağlıktan sonra hayattaki en önemli şey nedir? Bu soruyu birbirini –hatta beni bile– neredeyse hiç tanımayan 20 farklı insana sordum ve çok da ilginç olmayan farklı cevaplar aldım.

En fazla verilen cevap, yaklaşık üçte birle, para oldu. Baştan söyleyim, burada kimseyi yargılama derdinde falan değilim ben. Sadece insanların hayat görüşlerini irdeledim biraz. Zaten bence para cevabı oldukça yerinde bi cevap. Bu soruya vereceğim ikinci cevap para olurdu benim.

Paradan sonra en çok verilen cevap, her beş kişiden biriyle, huzur oldu. Üzerinde çok fazla yorum yapmayacağım, sonuçta huzur hepimizin peşinde koştuğu, ulaşmaya çalıştığı bişey. Kimilerimiz diğerlerinden daha fazla değer veriyor buna sadece.

Verilen diğer cevaplar da aile, sevgi, mutluluk, dostluk falan gibi şeylerdi işte. Duygusuz biri olarak tanımlandığım için bu cevapları da kendi hallerinde bırakıyorum:) Ama sorduğum kişilerden biri vardı ki benimle aynı cevabı verdi. Resimden de anladığınız gibi: FREEEDOOM!!! Tam da braveheart gibi söyledi hem de:))  O zaman ben de cevap veriyorum, özgürlük.

Bize çizilmiş olan ikişer tane hayat yolu/seçeneği var:

Erkeksen

-          Büyü>Oku>Çalış>Evlen>Çocuk yetiştir>Emekli ol>Öl

-          Büyü>Okumuyosun o zaman çalış>Evlen>Çocuk yetiştir>Emekli ol>Öl

Kadınsan

-          Büyü>Oku>Kariyer yap>Evlen>Çocuk yetiştir>Emekli ol>Öl

-          Büyü>Okumazsan evlendiririz biz de seni>Çocuk yetiştir>Öl

Komik gibi duruyo ama maalesef gerçekler bunlar. Aslına bakarsanız bu hayatlar bize o kadar çok benimsetilmiş ki, bunları yaparken kaybettiklerimizin farkında bile olmuyoruz çoğu zaman. Olması gerekenin bu olduğuna inandırılmışız çünkü.

Neyse konumuzdan fazla uzaklaşmayalım, özgürlük demiştim en son. Öncelikle özgürlük derken neyi kastettiğimi açayım biraz. İstediğini istediğin zaman yapabilmektir özgürlük benim için, seni bağlayan birşeyin olmamasıdır.

zrrrrrr telefon

//abi yarın istanbula gidelim mi?

//hafta sonu falan filanın konseri varmış, gider miyiz?

//geç oldu ama bize gelsene, takılırız?

Eğer bu sorular size yöneltildiğinde evet demeyi istemenize rağmen buna engel olan bişeyler varsa o zaman özgür değilsinizdir işte. Biliyorum kulağa çok ütopik geliyor. Zaten kimse kısa zaman dilimlerinin haricinde gerçek anlamda “özgür” olamıyor, her zaman bizi engelleyen bişeyler var, olacak da. Ama zaten hayatta hangi istediğimize tam anlamıyla ulaşabiliyoruz ki? Yupiii biz çok mutluyuz. Ne kadar mutlu olabilirsin ki? Hayatta hiçbir derdi olamayan bir çocuk gibi mutlu olabilir misin hiçbir zaman? Ama sonuçta mevzu ideale ne kadar ulaşabildiğimiz. İdeal dünyada yaşamıyoruz ki ideale tam olarak ulaşabilelim.

Hayatım boyunca her zaman benim için en önemli olan şey özgürlüğümdü. Beni kısıtlayanlara hep baş kaldırdım. Evet bir özgür willy tadında hayatım yok, hala derslerle, insanlarla falanla filanla uğraşmam gerekiyor. Ama sonuçta bu bi kovalamaca. İsmine bayıldığım, kendisine daha da çok bayıldığım bi film var, will smith ve oğlunun birlikte oynadığı: the pursuit of happyness. Teşvik etme olarak –inspiring’in türkçesi işte– son yıllarda çekilmiş en güzel filmlerden biri, izlemediyseniz şu anda bu yazıyı okuyarak vakit kaybediyosunuz demicem ama en kısa zamanda izleyin, pişman olmazsınız. İşte bizim buradaki meselemizin adı da the pursuit of freedom oluyor. Gerçek anlamda belki hiç ulaşamayacağız ama ne kadar yaklaşsak o kadar iyidir.

Zaman içerisinde özgürlüğümüzü kısıtlayan şeyler var bi de, onlardan bahsedeyim biraz da. Bunların en başında aile ve evlilik geliyor. (Aile derken üst nesille olan aileyi kastediyorum) Bu aile kontrolü neyse ki zaman içerisinde azalıyor. Aileden aileye değişmekle birlikte, 20li yaşlara gelindiğinde düşük seviyelere, 30larda da neredeyse ihmal edilebilecek seviyelere iniyor. O yüzden aile baskısını çok dert etmemek gerek ama asıl sorun evlilikte. Evlilik-karşıtı biri gibi gözükmek istemem öyle de değilim zaten ama en azından insanların en güzel yıllarında evlenerek özgürlüklerini yok etmelerine karşıyım. İnsan evli olduğu zaman vereceği her kararda eşini, varsa çocuğunu düşünerek karar veriyor. Tabi kimilerine göre bu güzel bişey orası ayrı. Ama en azından benim gibi bi duygusuz için tam bir görünmez hapishane. Gerçi alemin en duygusuz insanı dexter bile evlendi, tabi sonrasında ne sıkıntılar çekti hepimiz biliyoruz:)) Hariçten gazel okumak kolay dediğinizi duyar gibiyim. Olur da 2-3 yıl sonra evlenirsem bu yazıyı da bi utanç olarak duvara asarım artık:) Ama yok yok öyle bişi, benim 10 yıllık kalkınma planımda yok öyle bi madde, yani en azından üçün yanında sıfırı görene kadar yok diyelim.

En az bi bu kadar daha yazılabileceğim bi konu bu aslında ama daha fazla sıkmayayım. Sonuç olarak bence özgür olduğumuz kadar mutluyuz. Evet para olmadan özgürlük de kolay bişey değil ama paranın esiri olmaktan çok çok daha iyidir bence.

Her zamanki gibi okuduğunuz için teşekkürler. Bir başka yazıda görüşmek üzere.

Mutlu kalın..

Mutlak Doğru: Tıp

Neredeyse hiçbir aile çocuğunun futbolcu olmasını istemez, çünkü futbolcu olmak demek okulu bırakmak demektir onların gözünde. Kaldı ki bu genellemeyi yapmakta da haklılardır çünkü neredeyse her futbolcu okulu yarıda bırakıp futbolcu olmuştur. Okuyan herkesin bi yerlere gelemediği gerçeğini de hesaba katarsak, burada sorulması gereken şunlardır; futbolcu olmak bu kadar kötü bir şey midir ve okumaya devam etmek her zaman en doğru seçenek midir?

Türkiye’nin iyi üniversitelerinden birinde mühendislik okuyan biriyim ve bana bugüne kadar bir çok insan “bölümünden memnun musun?” sorusunu yöneltti. Yanlış anlaşılmasın sorunum bu sorunun sorulmasıyla ilgili değil aksine sorulmamasıyla ilgili. Bu soru kime sorulmuyor biliyor musunuz peki? Tercihini tıp fakültesinde okumaktan yana kullanmış olanlara sorulmuyor. Sebebi ise basit. Başta anlattığım durumdakiyle aynı, çünkü doktor olmak tartışılmayacak bir şekilde doğru olan bir şey. Yani “mutlak doğru”. Aynı okumaya devam etmenin en doğru seçenek olması gibi. Kimse okumuş işsizler ordusunun, Türk ordusundan daha kalabalık olduğunun farkında değil.

Belki de bu mutlak doğru düşüncesinin altında, insanların bilinç altında yatan “keşke etrafımdaki herkes doktor olsa da gerektiğinde bana baksalar” düşüncesi yatıyor. İnsanları bu düşünceye iten ise hantal ve çürümüş sağlık sistemimizin kendisi. Hastanelerden nefret eden ve zorda kalmadıkça hastaneye gitmeyen ben bile şu anda sırf 2 dk doktora görünebilmek için 2 saat kapısının önünde sıra bekliyorum. Tabi olaya iyi yönünden bakacak olursak, bu sayede uzun süredir yazmayı planladığım ama yazmadığım bu yazıyı yazabiliyorum.
Asıl işin ironik yanı da şu, hangi yeni doktor olanla veya olacak olanla konuştuysam hepsi çalışma şartlarından, zorunlu hizmetten vs. den dolayı mutsuz. Çocuğumu hayatta doktor yapmam diyenler bile var. E o zaman bunun neresinde kaldı mutlu olduğun işi yapma mantığı?

Her ne kadar bizi bu düşünceye sistem itiyor olsa da,  bu düşüncenin yanlış olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Şunu kafamıza yerleştirmemiz gerekiyor; doktor olmak dünyanın en ideal mesleği değil. Meslek tercihi yapacak yaşlardaki gençleri de bu düşüncelerle kandırmamalıyız. Bu lafım sana baba.

  • Twitter

  • Eskiler

  • Sayfalar

Go to Top